Darbenin Gizli Emirleri!

Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir tarafından hazırlanan 6 Mayıs 1997 tarihli “Batı Harekat Konsepti” başlıklı gizli belgede “irtica” ile mücadele adı altında yapılması gerekenler anlatılıyor.

[Devamı]

İşte infaz timlerinin lideri!

Silopi ve Cizre'de yapılan kazılardan sonra Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan 8 kişiden bazıları bölgede "Sarı Levent" olarak bilinen...

[Devamı]

Hipparion ve At serisi




                                                        


Hürriyet gazetesinin 14 Ocak 2007 tarihli Pazar ilavesinde çeşitli bilimdışı iddiaların, yakışıksız ve hakaretamiz ifadelerin yer aldığı uzun bir röportaj yayınlanmıştır. Sivas'ta yürütülen çalışmalarda elde edilen bulguların saptırılarak kamuoyuna aktarıldığı bu röportaj, yerli evrimcilerin içinde bulundukları çıkmazı ortaya koyması açısından son derece önemlidir.

Gerçekte bu kazıda bulunanların hiçbiri ara fosil değil, bilakis Yaratılış gerçeğini teyid eden tam ve eksiksiz canlılara ait fosillerdir. Röportajda Yaratılış gerçeğini teyid eden yaklaşık 9 milyon yıllık kusursuz canlı fosilleri, evrim delili gibi sunulmaya kalkışılmış, aynı zamanda bizzat evrimcilerce yalanlanmış ve rafa kaldırılmış konular bile büyük gerçeklere ulaşılmış edasıyla tekrar gündeme getirilmiştir.

Röportajda Hipparion isimli bir fosil ön plana çıkartılmış, bunun atın evrim geçirerek var olduğuna kanıt olan bir fosil olduğu iddia edilmiştir. Oysa gündeme getirilen atın evrimi konusu, gerçekte bilimsel bulgular karşısında çökmüş bir Darwinist masaldan ibarettir. Aşağıda söz konusu röportajdaki evrimci yanılgılar ortaya konulmaktadır.

Evrimcilerce bu tip haberler daha önce de yayınlanmıştır. Örneğin Temmuz 2005'te yine aynı gazetede yer alan "Özürlü Kardeşlere Darwin İncelemesi" başlıklı bir haberde, ülkemizde yaşayan ve genetik bozukluk sebebiyle el ve ayakları üzerinde yürümek zorunda kalan ve konuşamayan aynı aileye mensup altı çocuk bir evrim delili gibi gösterilmiş ve yine halkımız yanıltılmaya çalışılmıştır.

Söz konusu röportajda, ortaya konulan bulguların "Yaratılışı savunanları kudurtacağı" ifadesine yer verilmiştir. Bu düşüncedeki kimseler şunu gayet iyi bilmelidirler ki, Yaratılış Gerçeği'ni fark etmiş ve Allah'a iman etmiş insanlar daima sakin, akılcı ve tutarlı bir üslup içinde olmuşlardır. Paniğe kapılmak, taşkınlık yapmak, yaygaralar koparmak, öfke ve hased ile akılsızca tavırlar sergilemek materyalist dünya görüşü sahiplerinin davranışlarıdır. Nesli tükenmiş hayvanlar üzerinde spekülasyonlar yapan, milyarlarca yaratılış delilini görmezden gelip bilim dışı hayallerin peşinde koşan ve ürettikleri yalanların arkasına gizlenen evrimcilerin çaresiz ve zavallı hali tüm iman sahipleri tarafından ibretle izlenmektedir.

Hipparion ve At serisi

Röportajda evrim açısından çok önemli bir bulguymuş gibi tanıtılan Hipparion fosili konusunun iç yüzü şu şekildedir:

Hipparion fosili gerçekte evrimcilerin bir zamanlar baş tacı ettikleri "hayali at serisi"nin bir üyesidir. 20.yüzyılın başında oluşturulan at serisi, bazı toynaklı fosillerinin arka ve ön ayaklarındaki tırnak sayılarına ve diş yapılarına göre dizildikleri bir şemaya dayanmaktadır. Amerikalı fosil araştırmacısı Othniel Charles Marsh ile biyolog Thomas Huxley'in geliştirdikleri bu şema, on yıllar boyunca müze ve ders kitaplarında sözde evrimin tartışılmaz kanıtıymış gibi sunulmuştur. İddiaya göre, Eohippus, Orohippus, Miohippus, Hipparion ve Equus sırasını izleyen bu hayali serideki canlılar, ebatça küçükten büyüğe doğru ilerleme gösterirken tırnak sayılarında düşüş meydana gelmiştir.

Röportajda, muhtemelen son bilimsel gelişmelerden habersiz olunduğu için, Hipparion fosilinin günümüz atlarına oranla ebatça küçük olması ve bir yerine üç adet tırnak taşıması evrim kanıtı olarak öne sürülmektedir.

Ne var ki atın serisi konusu artık demode bir masaldan ibarettir. Yeni paleontolojik bulgular ve morfolojik analizler, atın evrimi senaryosunda varsayılan serinin aykırılıklar ve çelişkiler barındırdığını, dolayısıyla hiçbir bilimsel geçerliliği bulunmadığını ortaya koymuştur. Bu durum önde gelen evrimci araştırmacılarca açıkça ifade edilmiştir. Örneğin evrimci yazar Robert Milner, atın evrimi şemasının sahibi Marsh hakkında şöyle tesbitte bulunmuştur:

"...Marsh, fosillerini günümüz at türüne ulaşacak şekilde 'sıraladı'. Bunu yaparken kendinden memnun bir şekilde çok sayıda tutarsızlığı ve aykırı kanıtı göz ardı etti." (Milner, The Encyclopedia of Evolution, 1993, s. 222)

Yine bir evrimci olan Boyce Rensberger ise atın evrimi senaryosunun geçersizliğini şöyle anlatmıştır:

"Yaklaşık 50 milyon yıl önce yaşamış dört tırnaklı, tilki büyüklüğündeki canlılardan bugünün daha büyük tek tırnaklı atına bir dizi kademeli değişim olduğunu öne süren ünlü atın evrimi örneğinin geçersiz olduğu uzun zamandır bilinmektedir. Kademeli değişim yerine, her türün fosilleri bütünüyle farklı olarak ortaya çıkmakta, değişmeden kalmakta, sonra da soyu tükenmektedir. Ara formlar bilinmemektedir." (Boyce Rensberger, Houston Chronicle, 5 Kasım 1980, Bölüm 4, s.15)

Kendisi de bir evrimci olan Amerikan Doğa Tarihi Müze'sinden paleontolog Niles Eldredge de at serisinin geçersizliği hakkında şu itirafı yapmıştır:

"Hayatın doğası hakkında her biri birbirinden hayali bir sürü kötü hikaye vardır. Bunun en ünlü örneğiyse, belki 50 yıl önce hazırlanmış olan ve hala alt katta duran atın evrimi sergisidir. Atın evrimi, birbirini izleyen yüzlerce bilimsel kaynak tarafından büyük bir gerçek gibi sunulmuştur. Ancak şimdi, bu tip iddiaları ortaya atan kişilerin yaptıkları tahminlerin, yalnızca spekülasyon olduklarını düşünüyorum. (Colin Patterson, Harper's, Şubat 1984, s. 60)

Söz konusu röportajda, atın evrimi senaryosuyla ilgili demeçler verilirken farkında olmadan büyük bir bilgi eksikliği de sergilenmektedir. Örneğin, üç tırnaklı atların tek tırnaklı günümüz atının atası olduğu iddia edilmektedir. Bu iddiaya göre "tek tırnaklı atların üç tırnaklı atlardan önce yaşamamış olması" gerekmektedir. Oysa durum böyle değildir.

National Geographic dergisinin Ocak 1981 sayısında yayınlanan bir habere göre araştırmacılar ABD'nin Nebraska eyaletinde, bir volkan patlaması sonucu aniden lav altında kalmış ve iskeletleri günümüze kadar korunmuş binlerce canlının fosillerini ele geçirmişlerdir. Yaşları 10 milyon yıllık olan fosiller arasında üç tırnaklı ve tek tırnaklı atların bir arada bulunduğu görülmüştür. (Voorhies M.R., "Ancient Ashfall Creates a Pompei of Prehistoric Animals," National Geographic, Vol. 159, No. 1, January 1981, ss.67-68,74; "Horse Find Defies Evolution" Creation Ex Nihilo 5(3):15, January 1983, http://www.answersingenesis.org/docs/3723.asp) Bu canlıların bir arada yaşıyor olması, birinin ötekinin atası olduğu iddiasını da çürütmüştür.

Atın evrimi senaryosuna dahil edilmiş olan tüm canlılar birbirinden farklı canlılardır. Bu sıralamaya dahil edilen ve soyu tükendiği iddia edilen Okapi isimli canlının da, günümüzde yaşayan örneği bulunmuş ve canlının daha çok zebra benzeri bir hayvan olduğu anlaşılmıştır. Bu durum hayali at serisini bir kez daha tamamen geçersiz kılmaktadır.

Görüldüğü gibi atın evrimi senaryosu çöpe atılmış bir Darwinist masaldan ibarettir ve Hürriyet Gazetesi yanılmaktadır.

Hürriyet Gazetesi'nin Zürafa Yanılgısı

Röportajda, bulunan fosiller arasında yer alan bir zürafa fosilinin boyca günümüzdeki örneklerinden kısa olduğu ifade edildikten sonra "o dönemde bitki örtüsü zengin olduğu için beslenmesi daha kolaydı muhtemelen, boynunun uzun olması gerekmiyordu" yorumu yapılmakta ve başka bir yanılgı ortaya konmaktadır.

Modern bilimin bulgularına göre, gerçekte zürafalar arasında yükseklere uzanmak için bir rekabet yoktur ve bu da göstermektedir ki uzun zürafaların hayatta kalarak sözde evrimleşebileceğini iddia eden Darwinist senaryo, gerçekdışı bir hayalden ibarettir. Uppsala Üniversitesi zoologlarından Robert Simmon 1996 yılında yayınlanan bir makalesinde şunları yazmıştır:

"Çevreye aşırı morfolojik uyumun klasik bir örneği, zürafanın boynudur. Biyologların çoğu, Darwin'den bu yana, bu özelliği diğer memeli geviş getirenlerle rekabete atfetmişlerdir. Ancak, uzun boynun muhafazası için günümüzden kanıtlar aradığımızda, (beslenme rekabetinin en yoğun olması gereken) kuraklık sezonunda zürafaların genellikle alçak çalılardan beslendiğini görürüz, uzun ağaçlardan değil. Dişiler zamanlarının %50'sinden çoğunu boyunları yatay şekilde beslenerek geçirirler; Hem erkek hem de dişiler boyunları eğik şekilde olduğunda daha hızlı beslenirler ve genellikle de beslenmeleri bu şekildedir. Ve diğer geviş getirenler nadiren yüksekliğe taksim edilmiş beslenme gösterirler." (Simmon, R.E. and Scheepers, L. "Winning by a Neck: Sexual Selection in the Evolution of Giraffe" The American Naturalist (1996) 148 sf. 771-786)

Görüldüğü gibi zürafaların gerçekte -kuraklık döneminde bile- üst yapraklar için rekabet etme davranışı bulunmamaktadır. Simmons bu gerçeğe dayanarak aynı makalesinde, standart [Darwinist] açıklamanın "abartılı bir masaldan başka birşey olmayabileceğini" ifade etmektedir. (Simmon, R.E. and Scheepers, L. "Winning by a Neck: Sexual Selection in the Evolution of Giraffe" The American Naturalist (1996) 148 sf. 784) Dolayısıyla zürafanın boyu hakkında söylenenler, hiçbir bilimsel gerçekliği olmayan bir masaldan ibarettir.

İnsanın Evrimi Aldatmacası

Röportajda, insanın sözde evriminin çözüldüğü iddia edilmekte, bunun doğrusal bir çizgi olarak değil de karmaşık bir çalı görünümünde haritalandırılabileceği belirtilmektedir.

Oysa insanın evrimi diye bir şey hiç olmamıştır. İnsanın evrimi senaryosu artık çökmüştür. Evrimciler arasında ateşli tartışmalar ve spekülasyonlar hala sürmektedir ve onlar adına durum bugün, daha önce olduğundan daha karmaşıktır.

Aslında röportajda ismi geçen Prof. Erksin Güleç de evrimin açmazı senaryosunun bir zan, tahmin ve karmaşadan ibaret olduğunu kendisi belirtmektedir. Örneğin Bilim ve Gelecek dergisinin Haziran 2005 sayısında yayınlanan yazısında şunları dile getirmiştir:

"Paleoantropologlar arasında Hominidae ailesindeki türlerin filogenetik tanımlamalarına dair henüz bir konsensüs (fikir birliği) oluşmamıştır... 1891'den bugüne kadar insanın soyağacı üzerine morfometrik, kladistik, taksonomik ve filogenetik birçok çalışma ve hipotez üretildi ancak paleoantropologlar arasında henüz bir anlaşma sağlanamadı." (Erksin Güleç ve Ferhat Kaya, İnsanın evrimsel varoluşu ve Homo floresiensis, Bilim ve Gelecek, Haziran 2005)

Görüldüğü gibi Prof. Güleç, insanın evrimi senaryosunun içinde bulunduğu durumu çok yakından bilmektedir.

Nitekim aynı yazıda; dik yürümeye uyum, beynin gelişmesi ve aletlerin yapımının bulgulardan izlenebilir olduğunun ve hepsinin bilindiğinin öne sürülmesi de tümüyle yanıltıcıdır. Evrimciler körükörüne inandıkları bu hayali süreçlerle ilgili hiçbirşey bilmemektedirler. Bu konuda evrimci antropolog Elaine Morgan'ın şu itirafı dikkat çekicidir:

"İnsanlarla (insanın evrimiyle) ilgili en önemli dört sır şunlardır: 1) Neden iki ayak üzerinde yürürler? 2) Neden vücutlarındaki yoğun kılları kaybettiler? 3) Neden bu denli büyük beyinler geliştirdiler? 4) Neden konuşmayı öğrendiler?

Bu sorulara verilecek standart cevaplar şöyledir: 1) Henüz bilmiyoruz. 2) Henüz bilmiyoruz. 3) Henüz bilmiyoruz. 4) Henüz bilmiyoruz. Sorular çok daha artırılabilir, ama cevapların tekdüzeliği hiç değişmeyecektir". (Elaine Morgan, The Scars of Evolution, New York: Oxford University Press, 1994, s. 5)

Evrimcilerin Değişmeyen Masalı: Kayıp Halkalar Bulundu

Röportajda "Evrim teorisiyle ilgili eksik halka kaldı mı?" sorusuna cevaben �Hemen hemen kalmadı. 1990�lardan itibaren o kadar çok parça bulundu ki, her biri bir eksiği tamamladı� şeklinde iddialı bir cevap verilmektedir.

Bu sözler ancak paleoantropoloji hakkındaki gerçekleri bilmeyenler üzerinde etkili olabilecek bir aldatmacadan ibarettir. Paleoantropolojiyle birazcık olsun ilgilenen herkes bilir ki, başlangıçta evrimcilerce kayıp halka olarak karşılanan fosiller gürültülü bir medya tantanasıyla halka duyurulmakta, ancak bunlar, evrimcilerin hayalgücünden başka birşeye dayanmadığı için kısa süre sonra yeni bulgular karşısında insanın hayali soyağacından çıkarılmaktadırlar. Yeni fosiller insanın evrimi senaryosunu aydınlığa değil, daima karanlığa sürüklemişlerdir.

ABD'nin en önde gelen paleontologları arasında yer alan Harvard Üniversitesi'nden Niles Eldredge ve Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden Ian Tattersall bu durumu şöyle ifade ederler:

"Canlıların evrimsel tarihlerinin bir keşif meselesi olduğu düşüncesi, bir efsanedir. Eğer öyle olsaydı, ne kadar çok hominid fosili bulursak, insanın evrimi hikayesinin de o kadar açık hale gelmesi gerekirdi. Oysa eğer bir şey olduysa, bunun tam tersi olmuştur." (Niles Eldredge, Ian Tattersall, The Myths of Human Evolution, ss.126-127)

İlginç bir şekilde bu gerçeği dile getiren diğer bir evrimci otorite, sözkonusu röportajda da ismi geçen California Üniversitesi paleoantropologlarından Tim White�tır. White, Discovering Archaeology dergisinde yayınlanan bir makalede, yeni bulunan fosillerin hayali soyağacındaki yerinin hiçbir zaman sabit olmadığını şu sözlerle ifade etmiştir:

"Belki de bilimin hiçbir alanı insanın kökenini bulma çabalarından daha fazla tartışmalı değildir. Seçkin paleontologlar insan soyağacının en temel hatları üzerinde bile anlaşmazlık içindeler. [Sözde] Yeni dallar büyük patırtı ile oluşturulur, ancak yeni fosil bulguları karşısında geçerliliğini kaybedip yok olurlar. (Robert Locke, "Family Fights" Discovering Archaeology, July/August 1999, pp. 36)

Evrimciler ideolojik olarak bağlı oldukları evrim teorisinin gerçek olduğuna inanmak isteyebilir, hatta psikolojik bir yanılsama içinde durumun böyle olduğunu da öne sürebilir. Ancak yukarıdaki itirafların da ortaya koyduğu gibi, insanın evrimi senaryosu hiçbir geçerliliği olmayan  hayali bir senaryodur.

Evrimcilerin İnkarda Israrına Bir Örnek

Sözkonusu ropörtajda evrimci yanılgıların yanısıra, evrimcilerin, Allah�ın varlığının delillerini inkarda ne denli ısrarcı olduklarının da bir işareti görülmektedir. Ropörtajda, insan ve diğer canlıların fizyolojisinin temelde aynı tip proteinlere dayalı olması yaratılış aleyhinde sözde bir kanıt olarak yorumlanmaktadır. Yaratılış olması durumunda insanda özgün (özel) proteinlerin bulunması gibi bir şart koşulmaktadır.

Bu sözler, evrimcilerin gözlerinin önündeki yaratılış delillerini ne olursa olsun kabullenmek istemediklerini gösteren son derece çarpıcı ifadelerdir.

Bir protein, son derece kompleks yapıda bir makromoleküldür. 20 tipte aminoasitin özel bir dizilimle dizildiği ve ortalama 400 kadar halkadan meydana gelen bir zincir gibidir. Bu, öyle hassas bir dizilimdir ki, tek bir amino asitin bile eksilmesi veya yerinin değişmesi o proteini işe yaramaz hale getirir. Dolayısıyla her amino asit, tam gereken yerde, tam gereken sırada yer almalıdır. Böylesine hassas bir dizilimin rastlantısal olarak dizilme ihtimali üzerinde yapılan matematiksel hesaplamalar, yaşamın yapıtaşını oluşturan bu moleküllerin tek bir tanesinin dahi tesadüfen oluşmasının �imkansız� olduğunu ortaya koymaktadır. Matematikçiler, ortalama bir protein molekülünün tesadüflerle ortaya çıkma ihtimali 10 üzeri 950�de 1 (Bu sayı pratikte �0 ihtimal� anlamına gelir.) olarak hesaplamış ve böylece Darwinizm�e en büyük darbelerden birini vurmuşlardır. (Bu hesapların detayı hakkında bkz. http://www.darwinizminsonu.com/m_biyoloji_06.html )

Proteinler açıkça yaratılışı kanıtladığı halde onların insan ve diğer canlılarda temelde aynı tipte mevcut bulunmasını inkarlarına bir mazeret olarak öne sürmeleri, evrimcilerin hangi mucizeyi görürlerse görsünler inanmayacaklarının bir delilidir.

Allah inkarcıların bu özelliğini bir Kuran ayetinde şöyle bildirir:

Onlardan seni dinleyenler vardır; oysa biz, onu kavrayıp anlamalarına (bir engel olarak) kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, hangi 'apaçık-belgeyi' görseler, yine ona inanmazlar. Öyle ki, o inkâr etmekte olanlar, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek: "Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir" derler. (Enam Suresi, 25)


19/1/2007 | Kategori: evrim | Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Moleküler Evrim Senaryolarının Son Çırpınışı

Geçtiğimiz günlerde bir kısım medyada, 07.04.2006 tarihli Science dergisindeki bir makale kaynak gösterilerek hazırlanmış haberler yer aldı. Bu haberlerde dikkati çeken ortak nokta, moleküler evrim iddiasının sözde ispatlandığına dair bir habere yer verilmesiydi. Oysa habere kaynaklık eden makale incelendiğinde, söz konusu iddianın bir hormon-reseptör ikilisinin ortaya çıkışı hakkında kurgulanan evrimci bir senaryodan ibaret olduğu görülecektir. Pek çok evrimci varsayım, spekülasyon ve önkabulden yola çıkılarak kurgulanan senaryoya bilimsellik görünümü katabilmek için de, aralara çeşitli göstermelik deney sonuçları, renkli şema, tablo ve grafikler serpiştirilmiştir.

 Bu senaryonun kendisi bütünüyle gerçek dışı olduğu gibi, makalede bu uydurma senaryoya dayanılarak varılan, "bu hormon-reseptör ikilisi nasıl kademeli bir evrimle ortaya çıkabiliyorsa demek ki canlılardaki tüm kompleks sistemler de aynı şekilde kademeli bir evrimle ortaya çıkabilirler" sonucu da aynı şekilde akıl ve mantık dışıdır.

Evrimcilerin bu tür gerçek dışı senaryolar üretme çabalarının altında yatan neden evrim teorisinin iddialarını kökünden silen, canlılardaki "indirgenemez komplekslik" gerçeğine karşı sessiz kalmamak, uydurma ve zorlama da olsa evrimci bir cevap verebilmiş olmaktır.

Bilindiği gibi canlılarda içiçe geçmiş ve kendine özgü parçalardan oluşmuş son derece kompleks sistemler vardır. Bu sistemler, tek bir parçası dahi eksik ya da kusurlu olduğunda işlev göremeyecek özelliğe sahiptir. Bu özelliğe "indirgenemez komplekslik" adı verilir.

İndirgenemez komplekslik, 20. yüzyıl mikrobiyolojisinin ortaya koyduğu ve evrim teorisinin tezlerini altüst eden tartışmasız bir gerçektir. Çünkü indirgenemez komplekslikteki bir yapının evrim teorisinin öngördüğü gibi basitten gelişmişe doğru aşamalı bir evrim süreciyle meydana gelmesi imkansızdır. Bu farazi aşamalar esnasında parçalar eksik olduğundan sistem bir işe yaramayacak ve diğer parçaların ortaya çıkmasını bekleyemeden yok olacaktır.

Nitekim Darwin de daha modern bilim indirgenemez komplekslik gerçeğini ortaya koymadan yaklaşık yüzyıl önce bu konudaki endişesini şöyle dile getirmiştir:

Eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır. (Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 189)

Darwin'in endişelerini gerçeğe dönüştüren ve teorisine ölümcül darbeyi vuran bu indirgenemez komplekslik gerçeği evrimcilerin korkulu rüyası olarak kalmış ve yıllar boyu bu gerçeği örtbas etme yoluna gitmişlerdir.

İşte Science'daki son makale de bu gerçeği çarpıtma ve örtbas etme çabalarının bir yenisidir.
Şimdi makaledeki iddiaların ve bunlardan varılan sonuçların tutarsızlıklarını ve geçersizliklerini ana maddeler halinde inceleyelim:

Atasal Genler Aldatmacası

Bilindiği gibi hormonlar vücut içindeki pek çok hayati fonksiyonun düzenlenmesinde rol oynarlar. Hormonların varlığı gibi salgılanma miktarları da canlı için çok büyük önem taşır. Vücuttaki hormon miktarlarındaki moleküler düzeydeki dalgalanmalar bile kimi zaman o canlı için ölümcül sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle canlılardaki hormonal mekanizmalar son derece hassas dengeler, ince ayarlar içerisinde faaliyet gösterir. Hormonların gerekli etkiyi göstermesi için vücutta o hormona özel olarak yaratılmış olan algılayıcılara bağlanmaları gereklidir. Bu algılayıcılara da "reseptör" adı verilir. Örneğin pankreas tarafından, kan şekeri düzeyini düzenlemek için salgılanan insülin hormonunun, bu görevi yerine getirebilmesi için bu hormona özel insülin reseptörlerine bağlanması gereklidir. Kısaca hormon ve reseptör ikilisi vücutta belli bir fizyolojik süreci başlatan bir anahtar-kilit sistemi gibidir. Nasıl bir anahtar ancak kendisi için uygun üretilmiş bir kilidi açabiliyorsa, bir hormon da ancak kendisine duyarlı olan bir reseptöre bağlanarak vücutta belli bir fonksiyonu gerçekleştirebilir.

Bir anahtarın tesadüfen ortaya çıkması imkansızdır; bir kilidin de tesadüfen ortaya çıkması mümkün değildir. Dahası bu anahtar ve kilidin birbirine uyumlu olacak biçimde rastlantılarla oluşması imkansızın da ötesindedir.

Bir anahtarın ve bir kilidin bunları üreten bir anahtar ustası olmadan ortaya çıkabileceğini iddia etmek nasıl akıl dışı bir tavırsa bir anahtar-kilit ikilisinden çok daha kompleks bir yapıya sahip olan hormon-reseptör sisteminin rastlantılarla ayrı ayrı hem de birbirine uyumlu olarak oluşabileceğini öne sürmek çok daha şuursuz bir iddia olacaktır.

İşte makalede ispatlanmaya çalışılan da bu akıl dışı iddiadır.

Makalede bu iddiaya konu edilen hormon, vücuttaki sodyum ve potasyum iyonlarının dengesini sağlayan 'aldosteron' hormonudur. Reseptör ise aldosteron hormonunun bağlandığı 'mineralokortikoid' (MR) reseptörüdür.

Makalede, söz konusu hormon-reseptör ikilisinin oluşturduğu kompleks sistemin, sözde Darwin'in teorisine uygun bir biçimde, her parçasının ayrı ayrı 'kademeli evrim'lerle ortaya çıktığı öne sürülmektedir.

Her şeyden önce, yukarıda bahsi geçen reseptörlerin yüzmilyonlarca yıl önce birbirlerinden evrimleştiği ve aralarında ata-torun ilişkisi bulunduğu iddialarının hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. Bu yalnızca evrimci bir varsayımdan ibarettir. Her iki hormonun aralarındaki benzer aminoasit dizilimine sahip olmasından esinlenilerek biri diğerinin atası ilan edilmiştir.

Oysa, evrimcilerin iddialarında "dönüştürücü ve geliştirici etken" olarak gösterdikleri yegane mekanizma olan mutasyon, yeni amino asitler ekleyerek AncCR reseptörünü MR reseptörüne dönüştürmez. Aksine AncCR adı verilen reseptörün bozulup işe yaramaz hale gelmesine sebep olur. Çünkü mutasyonlar %99 ihtimalle tahrip edici, %1 ihtimalle de etkisizdirler.

Dolayısıyla, organik bir yapıyı rastgele değiştiren herhangi bir mutasyonun, bu yapıyı daha fazla özelliklere sahip, daha kompleks bir başka yapıya dönüştürmesini beklemek, imkansıza inanmak olur.

Günümüzde yaşayan pek çok canlı türünde ortak olan birçok hormon, protein ve reseptör çeşidi vardır. Bu moleküler yapılar genelde benzer fonksiyonları yönetmelerine rağmen, aralarında canlıdan canlıya değişen çeşitli yapısal farklılıklar vardır.

Örneğin pek çok canlı türünde var olan Sitokrom-C enziminin amino asit dizilimi canlıdan canlıya farlılık gösterir. Ancak bu durum o canlıların birbirinin akrabası, atası ya da torunu olduğu anlamına gelmez. Sadece hepsinin kendi vücut yapıları ve sistemlerine uygun özel moleküllerle donatılmış olduklarını gösterir.

Canlılardaki ortak bazı moleküler yapılar arasındaki kimyasal yapı benzerliklerinden ya da farklılıklarından bir takım evrimci çıkarımlar üretmenin de hiçbir bilimsel değeri olmadığı defalarca kanıtlanmıştır. Fakat buna rağmen evrimciler bunu gözardı ederek bu benzerlik ve farkılılıklardan işlerine geldiği gibi hayali yorumlar üretmeye devam etmektedirler.

Milyonlarca Sene Bekleyen Parçalar Hikayesi

Makalede, "canlı organizmalardaki moleküller birden fazla göreve katılabildiğine göre demek ki kompleks sistemlerin parçaları da önceden farklı yapılar içindeki farklı fonksiyonlarda yer almış ve bu şekilde ileride katılacakları kompleks sistemler oluşana kadar yok olmadan varlıklarını sürdürmüşler" gibi gülünç bir iddia öne sürülmektedir.

Makale boyunca sözde ispatlandığı öne sürülen MR reseptörü-Aldosteron hormonu ikilisinin evrimi senaryosu da bu gülünç iddianın kanıtı olarak gösterilmektedir.

Burada çok önemli bir nokta gözlerden kaçırılmaya çalışılarak, adeta "oldu bitti" tarzında bir hileye başvurulmaktadır; bu da şudur:

Kompleks sistemlerdeki parçaların çoğu bu hormon-reseptör ikilisindeki gibi bireysel moleküllerden değil, çok çeşitli molekülün oluşturduğu çok daha karmaşık yapılardan meydana gelir. Örneğin son derece kompleks bir sistem olan gözün 40 temel parçasından biri olan retina, değil bir molekül ya da molekül grubu, her biri milyonlarca çeşitteki ve trilyonlarca sayıdaki molekülün bir plan, ölçü ve düzen altında biraraya geldiği retina hücrelerinden oluşmaktadır.

Bu durumda, makaledeki iddiayı ortaya atanların, yalnızca görme fonksiyonları için özelleşmiş olan retina tabakasının başlangıçta nasıl tesadüfler sonucunda ortaya çıktığını ve önceki canlıların sistemlerinde hangi alakasız işlere yarayarak daha sonradan var olacak olan göze eklenmeyi beklediğini açıklamaları gerekir. Ya da kuşların kanatlarındaki tüylerin kanatlar ortaya çıkana dek ne yaptıklarını veya böbreklerde kanı, hemodiyaliz makinesinden çok daha hassas biçimde filtre eden Bowman kapsüllerinin böbrek ortaya çıkmadan önce nasıl tesadüfen meydana geldiğini ve daha önceki hangi organizmalarda hangi farklı görevlerde rol aldığını da açıklamaları gerekir.

Aynı şekilde, gelmiş geçmiş milyonlarca canlı türündeki sayısız kompleks organın, sistemin, yapının parçaları için de ayrı ayrı bu soruların cevaplarını vermeleri gerekir.

Ayrıca, bu sayısız parçacıktan her birinin açıklamasının farklı, özel ve müstakil olması gerektiğini, birinin açıklamasının diğeri için bir anlam ifade etmeyeceğini, makaledeki gibi ikili bir moleküler sistem için uydurma bir senaryo kurup, sonra da bunu milyarlarca kompleks sistem için genellemek gibi bir kurnazlığın geçerli olmadığını da bilmeleri gerekir.

Kompleks Sistemlerin Varlığı Moleküler Etkileşimlerle Açıklanamaz

Buraya kadar anlaşılacağı gibi, kompleks sistemlerin her biri diğerlerinden farklı yapılara, farklı mekanizma ve fonksiyonlara ve yine bütünüyle farklı yapı, sayı ve nitelikteki alt parçacıklara sahiptir. Ayrıca bunların her birinin komplekslik dereceleri de farklı farklıdır.

Göz, hücre, hücre organelleri, beyin, kulak, kanat, bakteri motoru, hücre zarı, sperm hücresi, yumurta hücresi, DNA, hücre çekirdeği, petek göz yapısı, vb. yapılar bu sayısız kompleks sistemin en bilinen örneklerinden birkaçıdır.

Örneğin canlı hücresini meydana getiren sayısız parçacıktan biri olan mitokondri, son derece kompleks bir sistem olan hücrenin parçası olduğu gibi aynı zamanda tek başına da ayrı bir kompleks sistemdir; bir molekül, ya da kimyasal madde değildir. Hücrenin enerji üretimini sağlayan bu organel olağanüstü komplekslikteki bir fabrika tasarımına sahiptir.

Dolayısıyla, böyle bir sistemin basit kimyasal reaksiyonlarla, moleküler etkileşimlerle, yavaş yavaş küçük rastlantısal eklenmelerle ortaya çıkması söz konusu değildir. Kimyasal reaksiyonların, moleküler etkileşimlerin sınırları bellidir. Bunların sonucunda ortaya çıkanlar da yine kimyasal maddeler, moleküllerdir. Oysa kompleks sistemlerdeki parçaların çoğu kusursuz bir plan ve düzen içerisinde yaratılmış kompleks yapılardır.

Bir benzetme yaparsak, bir molekülle bir mitokondri arasındaki fark, bir tuğlayla bir gökdelen arasındaki fark gibidir. Evrimcilerin sözkonusu makalede yapmak istedikleri de -aynı benzetmeyle tarif edersek- tuğlanın ortaya çıkışı için bir senaryo yazıp gökdelenin varlığını da aynı senaryoyla açıkladıklarını iddia etmekten başka bir şey değildir.

Kısaca bir molekül-reseptör ikilisinin varoluşu hakkında evrimci bir hikaye uydurup sonra da, "işte bakın gözün, kulağın, kolun, bacağın, hücrenin, sinir sisteminin, böbreğin, kısaca canlılardaki tüm yapıların oluşumunu da böylece açıkladık, evrimi de bu şekilde ispatladık" diye ortaya çıkmak yalnızca körü körüne ve cahilce Darwinizm'i destekleyenlerin inanacakları türden bir saptırmacadır.

Nitekim bir kısım yerli medyanın Science'da çıkan söz konusu moleküler evrim hikayesini manşetlere taşıması, "moleküler evrim ispatlandı" şeklinde başlıklar atması da bu dogmatik cehaletin çarpıcı bir örneğidir.

Evrimcilerin Asıl Açıklaması Gereken Konular

Evrimciler, teorilerinin temel açmazlarına açıklama getiremedikleri için, hile ve kurnazlık yolunu seçip canlılarda yaratılmış olan birbirinden farklı, kompleks biyolojik süreçler arasında zorlama evrimsel bağlantılar kurmaya çalışırlar. Oysa bu çabaların evrimi ispatlama açısından hiçbir değeri yoktur. Çünkü, herkesin bildiği gibi evrim teorisi, cansız maddelerden tesadüfler sonucunda canlı bir hücrenin ortaya çıktığını iddia etmektedir.

O halde bir kimsenin "evrim ispatlandı" diye ortaya çıkabilmesi için öncelikle o ilk canlı hücrenin nasıl kendi kendine, tesadüflerle, cansız doğada ortaya çıktığını açıklamış olması gereklidir. Ya da en azından o hücrenin herhangi bir organelinin veya hiç olmazsa o organeldeki protein moleküllerinden tek bir tanesinin nasıl olup da tesadüfler sonucunda, cansız doğada, doğru sayıda ve çeşitteki amino asitlerin doğru sıralamada ve doğru üç boyutlu biçimde ortaya çıktığını izah etmesi gerekir. Fakat bunun evrimciler açısından makul ve mantıklı bir izahı yoktur, çünkü böyle bir olayın gerçekleşmesi imkansızdır.

Matematiksel olarak, canlı hücresinde görev yapan 500 aminoasitlik bir protein molekülünün rastlantılarla ortaya çıkma ihtimali 10 üzeri 950'de 1 ihtimaldir. Bunun da matematiksel anlamı "0" ihtimal demektir.

Yani canlının tek bir hücresinin içindeki tek bir protein molekülünün bile cansız doğada rastlantılar sonucunda meydana gelebilmesi imkansızdır.

İşte sözde moleküler evrimi ispatlamaya çalışan bir evrimcinin ilk önce bu açmazlar hakkında bir açıklama getirmesi gerekir. Yoksa evrim çağrıştıran başlıklar atmak, evrimin iddialarını ispatlamak değil, hiçbir ispatı ve kanıtı olmayan evrimi her zamanki klasik propaganda ve psikolojik savaş yöntemleriyle ayakta tutmaya çabalamak anlamına gelir.

Evrimcilerin Darwin'e İtibar Kazandırma Çabaları Kendilerini Küçük Düşürmektedir

Evrim teorisi Darwin'e endeksli olduğundan evrim taraftarları Darwin ve Darwinizm kavramlarını gündemde tutabilmek uğruna belli klişeleri sürekli tekrarlamaya özen gösterirler. Darwin'in tezlerine atıfta bulunarak sözde yeni bulguların Darwin'i doğruladığı sloganını sürekli dile getirirler.

Evrime ve Darwinizm'e olan sadakatlerini bu şekilde tazelerler.

Aynı durum söz konusu makale için de geçerlidir. Makalede hayatın kompleks yapısının sözde Darwin'in tezlerine uygun olarak ortaya çıktığının ispatlandığı sık sık tekrar edilmektedir.

Çünkü ne de olsa evrim teorisi Darwin'in adı ve iddiaları üzerine kuruludur, bu nedenle Darwin'in itibarı zorla da olsa ayakta tutulmalıdır.

Oysa tezlerinin her biri bilim dünyası için birer utanç kaynağı olan Darwin'in hiçbir konuda itibarının olamayacağı çok açıktır.

Darwin, ne genetikten, ne moleküler biyolojiden ne de hücre biyolojisinden haberi olan, hücreyi içi su dolu bir baloncuk sanan, bugünkü ilkokul düzeyinden dahi çok daha düşük bir bilim ve kültür düzeyine sahip olan amatör bir doğa gezginiydi.

Ceylanların daha yüksek dallardaki yaprakları yiyebilmek için boyunlarını uzata uzata zürafalara dönüştüklerine, bozulmuş etlerin sinek ürettiklerine inanılan bir dönemin koyu cehaletini yaşıyordu.

Yaşam boyu kazanılan özelliklerin sonraki nesillere aktarılması ve bu yolla zaman içinde yeni türlerin ortaya çıkması gibi bilim dışı evrimci senaryolarını da bu cehalet ve bilimsel yoksunluk içinde uydurmuştu.

Darwin'in bu uydurmalarını 21. yüzyılda hala savunmaya kalkışan bazı Darwinist bilim adamları ve yayın organları da 19. yüzyılın ilkel bilim düzeyi, cehaleti ve bağnazlığını temsil eden Darwin'in durumuna düşmekten şiddetle sakınmalı ve tüm canlıları Allah'ın mükemmel yapılara sahip olarak yarattığı gerçeğini kabul etmelidirler.

Bu, Allah'ın yaratmasıdır. Şu halde, O'nun dışında olanların yarattıklarını Bana gösterin. Hayır, zulmedenler, açıkça bir sapıklık içindedirler. (Lokman Suresi, 11)



Harun Yahya

16/6/2006 | Kategori: evrim | Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Vatan Gazetesinden, Hayali Evrimin Sözde Deliline Destek

Vatan gazetesinde 7 Nisan 2006 tarihli Nature dergisinden derlenen, "Dünyayı Karıştıran Fosil" başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazıda Kanada'nın Kutup bölgelerinde bulunan bir fosilin sözde "Sudan karaya uzanan yaşam zincirinin kayıp halkası" olduğu iddia ediliyordu.

Bu haberin, bilimsel birçok gerçek gözardı edilerek, sadece klasik bir "evrim propagandası" yapmak amacıyla hazırlanmış olduğu açıktır. Evrimci fosil bilimciler, daha önce binlerce kez yaptıkları gibi bu sefer de ellerine geçen bazı kemik parçalarından yola çıkarak, tamamen hayali ve aynı zamanda bilimsel temeli olmayan yorumlar yapmakta ve bu da kamuoyuna "Evrim adına önemli bir buluş" gibi gösterilmeye çalışılmaktadır.

Yaşayan fosil Coelacanth evrimcilerin iddialarını çürütüyor

Yazıda "sığ suların büyük balığı" anlamına gelen Tiktaalik rosea adlı fosilin, "yüzgeçli balıkların kara hayvanlarına sözde dönüşümünü gösteren ilk ve tek kanıtı" olduğu iddia edilmektedir. Bu, evrimciler tarafından daha önce de denenmiş bir taktiktir. Yakın bir tarihe kadar evrimciler yine aynı kesin ifadelerle Coelacanth fosilini sudan karaya geçiş iddialarının en önemli delili olarak sunmuşlardı. 1938 yılına kadar birçok evrimci zoolog bu canlının, gövdesindeki iki adet çiftli yüzgeçten yola çıkarak deniz tabanında yürüdüğünü ve Coelacanth'ın deniz ve kara hayvanları arasında bir geçiş formu olduğunu varsayıyordu. Evrimciler bu iddialarına dayanak olarak ellerinde bulunan Coelacanth fosillerinin yüzgeçlerindeki yoruma açık kemikli yapıları gösteriyorlardı. Ancak 1938 yılında balığın canlı örneğinin günümüz sularında bulunması bu ara tür iddiasını tamamen çürüttü. Sonraki yıllarda 200'den fazla Coelacanth yakalandı ve bu canlının son derece kompleks özelliklere sahip bir dip balığı olduğu anlaşıldı.

Şu anda evrimcilerin en önemli ara form olduğunu öne sürdükleri fosil Tiktaalik rosea da, evrimci propaganda yöntemlerine maruz kalmıştır. Fosil, ara form olduğuna dair hiçbir bilimsel delil göstermemesine rağmen, yalnızca yoruma dayalı olarak denizden karaya doğru gerçekleştiği iddia edilen değişimin en önemli evrimsel bulgusu olarak lanse edilmeye çalışılmaktadır. Bu konuda evrimcilerin en büyük dayanakları, canlının kafasının timsaha olan benzerliğidir. Oysa canlıların birbirlerine benzer özellikler taşıyabildikleri ancak bunun hiçbir zaman genetik ve anatomik açıdan evrimin iddialarına bir delil oluşturmadığı, bugün modern bilimin ispatladığı ve evrimcilerin bir kısmının da kabul ettiği açık bir gerçektir. Nitekim, söz konusu fosili kamuoyuna ilk duyuran Nature dergisi de söz konusu fosil ile ilgili olarak yapılan yorumlar sırasında şu sözlere yer vermiştir:

"'Kayıp halkalar' kavramı, güçlü bir hayal gücü anlayışıdır." (Erik Ahlberg and Jennifer A. Clack, �Palaeontology: A firm step from water to land,� Nature 440, 747-749, 6 Nisan 2006)

Darwinistler açıkça, Tiktaalik rosea fosili üzerinde de, söz konusu hayal güçlerini kullanmışlardır.

Sudan karaya geçiş yanılgısı

Yazıda, bulunan fosilin yarı balık yarı kara canlısı özelliklere sahip olduğu iddia edilmekte, soyu tükenmiş bu canlının "hem yüzgeç hem ayak görevi gören dört uzva sahip timsaha benzeyen bir omurgalı" olduğu ileri sürülmektedir.

Bu iddianın geçersizliğini anlamak için sudan karaya geçiş masalını imkansız kılan nedenleri incelemek yeterlidir.

Tetrapod'lar, karada yaşayan omurgalı canlıların geneline verilen isimdir. Bu sınıflama içinde amfibiler, sürüngenler ve memeliler yer alır. Evrim teorisinin tetrapodların kökeni hakkındaki varsayımı ise, bu canlıların suda yaşamakta olan balıklardan evrimleştiği yönündedir. Oysa bu iddia, hem fizyolojik ve anatomik yönlerden çelişkilidir, hem de fosil kayıtları yönünden temelsizdir.

Bir balığın karada yaşamaya uygun hale gelmesi için, solunum sistemi, boşaltım mekanizması, iskelet yapısı, böbrek gibi farklı yönlerden çok büyük değişimler geçirmesi gerekir. Solungaçlar akciğere dönüşmeli, yüzgeçler vücut ağırlığını taşıyacak biçimde ayak özelliği kazanmalı, vücut artıklarını arıtmak için böbrekler oluşmalı, deri sıvı kaybetmeyi engelleyici bir yapı kazanmalıdır. Tüm bu değişimler gerçekleşmediği sürece, balık karaya çıktığında en fazla birkaç dakika yaşayacaktır. Çünkü bütün bu değişimlerin balıkta aynı anda oluşması gerekmektedir. Oysa böyle bir değişimin mümkün olmadığı açıktır.

Görüldüğü gibi, yazıda objektif bulgular yerine hiçbir bilimsel dayanağı olmayan muğlak ifadelere yer verilerek evrim propagandası yapılmaktadır. Örneğin, "balıklar yavaş yavaş karada yaşama becerisi kazandı. İklim ve coğrafi şartlara göre değiştiler, yeni yetenek ve organlar geliştirdiler", kurgusu tamamen bilimsellikten uzak, hayali evrimci senaryolardır.

Bu tür yorumlar "Lamarckist mantıklar" taşımaktadır. Çünkü yorumun temelinde "kullanılan organın gelişmesi" ve bunun sonraki nesillere aktarılması kavramları vardır. Lamarck'ın bir asır önce bilimin dışına itilmiş olan teorisi, görünen odur ki, hala evrimci biyologların bilinçaltlarında büyük bir etkiye sahiptir.

Nitekim yazının derlendiği Nature dergisinde fosilin yüzgeçlerinin kara canlısı özelliği taşıdığı iddiasına hiçbir bilimsel açıklama getirilememekte ve "canlının kemikli bir kabuğu ve yüzgeçleri var ama ön yüzgeçleri eklemli uzuvlara dönüşme aşamasında... başının üstünde küçük solungaça benzer yarıklar bir kulağa dönüşme aşamasında"  şeklinde senaryolar güya bilimsel dayanak gibi yansıtılmaktadır. Oysa solungaçların nasıl olup da kulak gibi tamamen farklı organlara dönüşeceği, bu arada solungaçlarını kaybeden canlının nasıl olup da boğulmadan hayatta kalacağı konusunda en ufak bir açıklama getirilmemektedir. Kaldı ki, ifadede, dikkat edilirse canlının güya önceden solungaçlara sahip olduğu iddiası, "solungaça benzer yarıklar" gibi hiçbir dayanağı olmayan hayali benzetmelerle desteklenmeye çalışılmaktadır.

Ancak ortada gelişmekte olan bir solungaç kalıntısı yoktur. Söz konusu canlının yumuşak doku örnekleri fosil kalıntılarında kalmamıştır. Kalan kemik parçalarından da böyle bir çıkarım yapılamaz. Yıllarca propaganda malzemesi yapılan Coelacanth, evrimcilerin fosiller üzerindeki bu gibi taraflı yorumlarının bir sonucudur. Bu balığın ara form olmadığı ancak canlı örneği bulunduktan sonra evrimciler tarafından kabul görmüştür. Nitekim, bazı evrimci bilimadamları da bulunan bu gibi kemik parçalarının evrimci meslektaşlarınca çoğu zaman yanlış yorumlandıklarını belirtmişlerdir. Örneğin, dünyaca ünlü fosil bilimcilerden evrimci Richard Leakey ve bilim yazarı evrimci Roger Lewin, yetersiz fosil parçalarından kesin bir sonuç elde edilemeyeceğini şöyle açıklamışlardır.

"... Fosil buluntuları çok yetersiz olduğundan farklı yorumlar yapabilmek için zemin çok müsaittir. Sorunu daha da güçleştiren bir unsur da her hayvan türünde bir miktar doğal görünüm farklılığının bulunmasıdır. Canlı bir örnek olarak çevremizdeki hemcinslerimize bakmanız yeterlidir. Eğer soyu tükenmiş canlılarda bu tür değişkenlik büyük idiyse, geride bıraktıkları kemiklerdeki fark öylesine büyük olabilir ki bilimadamları gerçekte ortada tek bir tür varken, birkaç değişik tür olduğunu düşünerek yanılgıya düşebilirler... Bu yüzden eğer altı araştırmacıdan, fosilleri uygun gördükleri şekilde sınıflandırmalarını istesek her birinin seçiminin değişik olma ihtimali bizi şaşırtmamalıdır. Kuşkusuz bazı kişiler, belli bir fosil parçasının hangi gruba dahil edileceği konusunda anlaşamayacaklardır." (Richard Leakey � Roger Lewin "Göl İnsanları � Evrim Sürecinden Bir Kesit), Tübitak, 2'inci Basım, Ankara, S.36)

Fosiller dünyadaki canlı türlerinin hiçbir zaman değişmediğini ve birbirine dönüşmediğini ispatlamıştır. 150 yıldan beri süren kazılarla yüzde 99�u açığa çıkarılmış olan fosil kayıtları canlı türlerinin yüz milyonlarca yıldır en küçük bir değişiklik geçirmediğini belgelemiştir. Bugüne kadar bilim adamlarının kataloglandırdıkları 250.000 türe ait tam 100 milyon fosil içinde (New Scientist, 15 Ocak 1981, s. 129) evrimi destekleyebilecek bir tek tane bile ara fosil örneğ bulunmamaktadır.

Robert L. Carroll, bu gerçeği, "erken amfibilerle balıklar arasında ara form fosillerine sahip değiliz" diyerek istemeden de olsa ifade etmektedir. (R. L. Carrol, Vertebrate Paleonthology and Evolution, W. H. Freeman and Co., New York, 1988, s. 4)

Sonuç

Vatan gazetesinde yayınlanan söz konusu fosilin evrim teorisine hiçbir destek sağlamadığı ortadadır. Bu gibi fosil bulgularının Darwinist medya tarafından önemli bir evrim kanıtı gibi sunulması ve sözde kayıp halka olarak lanse edilmesi, sadece felsefi önyargılardan kaynaklanmaktadır. Vatan gazetesine, hiçbir bilimselliği olmayan Darwinizm'i ayakta tutabilmek uğruna böyle yanıltıcı bilgiler vermemesini tavsiye ediyoruz.

Fosil bulguları, yaşayan fosil örnekleri ile Yaratılış Gerçeğinin tüm yeryüzünde sergilenmekte olduğunu göstermiştir. Modern bilim, tüm canlıları Allah'ın yarattığını ortaya koymaktadır. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir:

"... Haberiniz olsun, yaratmak da emir de (yalnızca) O'nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne Yücedir." (A'raf Suresi, 54)

16/6/2006 | Kategori: evrim | Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Türker Alkan’ın “yaşayan fosiller” hakkındaki yanlışı

Radikal gazetesi köşe yazarı Türker Alkan, 4 Haziran 2006 tarihli yazısında yaşayan fosilleri konu etti. Alkan, milyonlarca yıllık yaşayan fosil örneklerini etkileyici bulduğunu belirtmekle beraber, bunların evrim teorisinin geçersizliği açısından ortaya koydukları sonuç hakkında şüpheli olduğunu dile getiriyordu. Alkan, milyonlarca yıldır hiç değişmeden kalan hayvan ve bitki fosillerinin, evrim kuramının geçersizliğini kanıtlamak için yetersiz olduğunu öne sürüyor, “Bazı canlıların hiç evrim geçirmemiş olması, diğer canlıların da evrimleşmediği anlamına gelmez, değil mi?” diye soruyordu.

Biz hemen cevap verelim. Yaşayan fosiller, Darwinizm’in geçersizliğini kanıtlamak için yeterlidir. Çünkü yaşayan fosiller, fosil kaydına, en temel karakteristiklerinden biri olan durağanlık özelliğini kazandırırlar. Durağanlık, Darwin’in değişim tezinin anti-tezidir. Bu karakteristik, yaşamın doğa tarihinin daha ilk safhalardan başlayarak kendini belli eder ve günümüze kadar izlenebilirdir. Günümüz biyolojik çeşitliliğinin en temel dizaynları, kordalılar, halkalılar, eklembacaklılar gibi temel gruplar, ilk ortaya çıktıklarından beri aynı kalmışlardır. Bir başka deyişle, durağanlık, sadece belli birkaç canlı türünü değil, tüm canlılığı kapsayan bir olgudur. Buna göre 1) Durağanlık fosil kayıtlarının genelini kapsadığı ve 2) bu olgu, tam anlamıyla anti-Darwinist bir gerçeklik ortaya koyduğu için, diyoruz ki, “yaşayan fosiller”, Darwinizm’in geçersizliğini kanıtlar.

Şunu da hemen belirtelim. Biz bunu, Türker Alkan’ın evrimci görüşlerine sadece karşı çıkmış olmak için belirtmiyoruz. Bunu belirtmemizin sebebi, durağanlığın, paleontolojinin temel bir gerçeği olması ve evrimci paleontologların dahi bunun Darwinizm’le olan çelişkisini açıkça itiraf etmeleridir. Örneğin Harvard Üniversitesi Jeoloji bölümünden evrimci Peter G. Williamson söz konusu paleontologlardan biridir. Williamson, Nature dergisindeki yazısında şunları yazmıştır:

“Temel problem morfolojik (yapısal) durağanlıktır. Bir teori, ancak teorisyenlerin tahminleri kadar iyidir. Ve evrimsel sürece ayrıntılı bir açıklama getirme iddiasındaki geleneksel neo-Darwinizm, şu anda fosil kayıtlarının en çarpıcı gerçeklerinden biri olarak tanımlanan Dünya’nın her yanına yayılmış uzun süreli morfolojik durağanlığı tahmin etme konusunda başarısızlığa düşmüştür.” 1

Şimdi biz Sayın Alkan’a soruyoruz. Kendisi yaşayan fosillerin evrim teorisinin geçersizliğini kanıtlamayacağını iddia ediyordu. Oysa fosil kayıtları alanında uzman bir bilim adamı, evrim yanlısı olmasına rağmen, hakemli bir bilim dergisinde yayımladığı makalede bunun tam aksini ortaya koymuştur. Acaba kendisi, konu hakkında eksik bilgilendiğini ve yanıldığını; durağanlık olgusunun Darwinizm’i geçersiz kılmak için yeçterli olduğu gerçeğini kabul edecek midir? Yoksa bilimsel bir yayında en açık bir şekilde dile getirilmiş bu gerçeğe gözlerini yumacak, evrime olan dogmatik inancını sürdürecek midir?

Biz Sayın Alkan’ın birincisine göre davranacağını ümit ediyor, durağanlık olgusunun Darwinizm’i çürüten daha başka örnekleri için www.yaşayanfosiller.com sitesini ziyaret etmesini tavsiye ediyoruz.





(Harun Yahya)

16/6/2006 | Kategori: evrim | Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Tiktaalik roseae üzerinde oynanan kayıp halka oyunu

Darwinist yayın kuruluşları, geçtiğimiz günlerde Nature 1,2,3 dergisinde tanımlanan bir fosili kayıp halka olarak tanıtmak için yeni bir propaganda furyası başlatmış durumda. Sözkonusu fosil, 2004 yılında paleontologlar Neil Shubin ve Edward Daeschler tarafından Kanada'nın kutup bölgesinde bulunan bir balık fosili. Tiktaalik roseae olarak isimlendirilen fosilin yaşı yaklaşık 385 milyon yıl olarak tahmin ediliyor. Sudan karaya geçiş masallarına aday arayışındaki evrimciler, fosilin sahip olduğu "mozaik" özellikleri çarpıtarak bunun bir geçiş formu olduğu propagandasını yapıyorlar. 

Ancak sudan karaya geçiş iddiası, kara hayvanları ve balıklar arasındaki fizyolojik uçurumların, evrim teorisinin hayali mekanizmalarıyla kesinlikle aşılamaz oluşu sebebiyle bir hayalden ibarettir. Evrim teorisine körükörüne bağlılıktan ötürü savunulan ve hiçbir bilimsel kanıta dayanmayan bu masala son olarak Tiktaalik roseae'yi dahil etme çabaları da önyargılı ve zorlama yorumlara dayanmaktadır. Aşağıda, Darwinist medyanın Tiktaalik roseae propagandasında gizlediği gerçekler ortaya konmaktadır.

Evrim delili olmayan bir mozaik canlı: Tiktaalik roseae

Tiktaalik roseae'nin fosilleri iyi korunmuş üç örneğe dayanıyor. Boyu yaklaşık 3 metreyi bulan canlı, bazı mozaik özellikler sergiliyor. (Mozaik canlılar, farklı canlı gruplarına ait özellikleri barındıran canlılardır.) Bir balıkta olduğu gibi yüzgeç ve pullara sahip. Yassı yapıdaki kafatası, hareketli boynu ve nispeten güçlü yapıdaki kaburga yapısı ise kara canlılarında görülen özellikler. İsmi yerel Inuktikuk dilinde "iri, sığ-su balığı" anlamına gelen canlının göğüs yüzgeçlerinde kemikler de var. Evrimciler canlının mozaik özelliklerini kendilerine göre çarpıtıyor ve bunun balıklar ve kara canlıları arasında bir geçiş formu olduğunu öne sürüyorlar.

Halbuki mozaik canlılar, evrim teorisinin gerektirdiği ara formlar olmaktan tamamen uzaktırlar. Örneğin günümüzde Avustralya'da yaşayan Platypus, memeli, sürüngen ve kuş özelliklerini aynı anda üzerinde taşıyan bir mozaik canlıdır ve evrim teorisi için hiçbir yönden delil olarak gösterilemez. Evrimcilerin, iddialarını desteklemek için bulmaları gereken canlılar "ara formlardır", mozaik canlılar değildir. Ara formlar, eksik, yarım, işlevini tam göremeyen organlara sahip olan canlılar olmalıdır. Oysa mozaik canlıların sahip oldukları organların her biri eksiksiz ve kusursuzdur. Yarı gelişmiş organları yoktur, başka canlılardan evrimleşmiş olabileceklerine kanıt gösterilebilecek fosil serilerinden yoksundurlar.

Evrim teorisi rastlantısal mutasyonlara dayanan, yani tesadüfe dayalı bir sürecin yaşandığını varsaymaktadır. Bu iddiaya göre yeryüzünü dolduran milyonlarca canlı türü, sayısız rastlantısal mutasyonun isabet ettiği ve bu mutasyonlar sonucunda sakat kalmış, anormal yapılar geliştirmiş çok sayıda ara-form canlısından evrimleşmiş olmalıdır ve bunların fosillerinin bulunması gerekmektedir. Bir diğer deyişle fosil kayıtları, ucube olarak tabir edilebilecek canlıların kalıntılarıyla dolup taşıyor olmalıdır. Ancak bunun böyle olmadığı bilinmektedir. Türler ortaya çıktıkları zaman, belirleyici özellikleri tam gelişmiş olarak ve aniden ortaya çıkmakta, bunlar arasında ucube yaratıkların oluşturduğu hiçbir seri bulunmamaktadır. Oxford Üniversitesi Zoolojik Kolleksiyonlar Yöneticisi Tom Kemp, Fossils and Evolution (Fosiller ve Evrim) isimli 1999 basımı kitabında bu durumu şöyle kabul eder:

Yeni canlı kategorileri hemen hemen tüm durumlarda fosil tabakalarında belirleyici karakteristikleri zaten mevcut olarak ve bilinen atasal grupları olmaksızın çıkar.(TS Kemp [Curator of Zoological Collections], Fossils and Evolution, Oxford University, Oxford Uni Press, s.246, 1999 )

Evrimcilerin gizlediği genel tablo

Evrimciler, fosillerin evrimi desteklediği gibi bir izlenim oluşturmaya çalışmaktadırlar. Oysa kayıp halka kavramı sadece evrim teorisinin ihtiyaçları doğrultusunda uydurulmuştur ve bunun gerçekte fosil kayıtlarında hiçbir karşılığı bulunmamaktadır. Türleri birbirine bağladığı iddia edilen halkaların fosillerinin kayıp olması, Darwin'den beri bilinen bir gerçektir. Paleontologlarca Darwin sonrası dönemde yürütülen kazı çalışmaları da evrim teorisine bir açmaz oluşturan bu durumu gidermemiş, tam aksine canlı grupları arasında kayıp halkaların yokluğunu daha da pekiştirmiştir.

Rethinking Anthropology isimli kitabın yazarı E. R. Leach, Nature dergisindeki bir yazısında şunları yazmıştır:

Fosil kayıtlarındaki eksik halkalar Darwin'i endişelendiriyordu. Bunların gelecekte bulunacağından emindi, ancak bu kayıp halkalar hala eksik ve eksik olarak kalmaya devam edecekler gibi görünüyor." (E.R. Leach; Nature, 293:19, 1981 )

Bir dönemin en önde gelen paleontologlarından A. S. Romer ise aynı konuda şunları söylemiştir:

"Bağlantılar, tam da [türler arasında geçiş gösterebilmek için] onlara en hararetli bir şekilde ihtiyaç duyduğumuz noktalarda bile kayıptırlar ve birçok bağlantının kayıp olmayı sürdürmesi kuvvetle muhtemeldir". (A.S. Romer, chapter in Genetics, Paleontology and Evolution (1963), p. 114.)

Oklahoma Üniversitesi Jeoloji ve Jeofizik Bölümü'nden David B. Kitts de evrimin gerektirdiği ara formların yokluğunu şu sözlerle itiraf eder:

"Evrim türler arasında ara geçiş formları gerektirir ancak paleontoloji bunları sağlamamıştır." (David B. Kitts (School of Geology and Geophysics, University of Oklahoma), "Paleontology and Evolutionary Theory," Evolution, Vol. 28, September 1974, sf. 467)

Fosil kayıtlarının ortaya koyduğu tablo, yaratılışla tam uyumludur. Fosil kayıtları canlıların aniden ortaya çıktığını, değişmeden uzun süreler boyunca varlıklarını sürdürdüklerini ortaya koymaktadır. Bu gerçekler, Amerikalı paleontolog R. Wesson'ın, 1991'de yayınlanan Beyond Natural Selection adlı kitabında evrimin fosil çıkmazıyla ilgili yorumlarında açıkça görülebilmektedir:

"Ne var ki, fosil kayıtlarındaki boşluklar gerçektir. Herhangi bir (evrimsel) soyoluşumunu gösterecek kayıtların yokluğu, son derece olgusaldır. Türler genellikle çok uzun zaman dilimleri boyunca sabit kalırlar. Türler ve özellikle cinsler hiç bir zaman yeni bir türe ya da cinse doğru evrim göstermezler. Bunun yerine, bir tür ya da cinsin bir diğeriyle yer değiştirdiği gözlenir. Değişim ise çoğunlukla anidir." (R. Wesson, Beyond Natural Selection, MIT Press, Cambridge, MA, 1991, s. 45 )

Günümüzde ele geçirilmiş olan fosil türün sayısı 250.000'i aşkındır. Ve bunlar arasında araformlardan eser bulunmamaktadır. Evrimciler ise bu önemli gerçeği yok sayıp kayıp halka propagandasına girişmekle son derece akıl ve bilim dışı bir davranış sergilemektedirler.

İskelet Kalıntılarından Biyoloji Çıkarsama Yanılgısı

Omurgalıların bedenleri fosilleştiği zaman, geriye çoğunlukla kemikleri dışında kalıntı bırakmazlar. Kemikler ise bir omurgalının biyolojisinin çok kısıtlı bir bölümünü, ancak %1 kadarı hakkında izler bırakır. Evrimciler, canlının fosil üzerindeki izlerini yorumlamaya başladıklarında, canlının biyolojisine dair verilerin çoğu yok olmuş durumdadır. Canlının yumuşak biyolojisi hakkında neredeyse hiçbir bilgiye sahip olmayan evrimciler, bu bilgisizliklerini önceden bir dogma olarak benimsedikleri evrim teorisine göre "doldururlar".

Evrimcilerin sadece kemiklere bakarak balığın biyolojisi hakkında ortaya koydukları ara form iddiaları gerçekte belirsiz spekülasyonlar olmaktan öteye gidemez. Moleküler biyolog Michael Denton, Evrim: Kriz içinde bir teori başlıklı kitabında bu konuyu şöyle belirtir:

".. soyu tükenmiş grupların yumuşak biyolojileri herhangi bir kesinlik derecesinde asla bilinemez, o halde en ikna edici ara geçiş formunun durumu bile, belirsiz olmak durumundadır ." (Michael Denton, "Evolution: A Theory in Crisis", Burnett Books: London, 1985, p180 )

Evrimciler için en ikna edici görünen ara geçiş formları dahi kendileri için sonradan büyük bir aldanışa dönüşebilmektedir. Bunun güzel bir örneği, Coelacanth olayıdır.

Sansasyonel haberler, evrimcilerin Coelacanth olayından ders almadığını göstermektedir

Coelacanth, evrimcilerin bir zamanlar -aynen Tiktaalik roseae isimli son fosilde olduğu gibi- sudan karaya geçişteki kayıp halka yakıştırmasını yaptığı bir balıktır. Evrimciler, bir zamanlar soyu tükenmiş zannedilen Coelacanth balığının 400 milyon yıllık fosillerini incelemiş fosildeki izlerden bazı evrimci çıkarımlar yapmışlardır. Örneğin balığın yüzgecindeki kemikli yapıların canlının denizin tabanında yürümesine yardımcı olan ayaklar olduğunu, ayrıca balığın ilkel bir akciğere sahip olduğunu öne sürmüşlerdir. Burada önemli bir nokta vardır: Tüm bu varsayımları, Coelacanth'ın yumuşak biyolojisi hakkında hiçbir bilgileri olmaksızın yapmışlardır.

Canlının yumuşak dokusu hakkında bilgi olmaksızın evrimci hayaller üretmenin yanlışlığı ise 1938 yılında yapılan çok önemli bir bulgu sonrasında ortaya çıkmıştır. Coelacanth canlı ele geçirilmiş, önceden zannedildiği gibi soyu tükenmiş bir canlı olmadığı ortaya çıkmıştır. Üstelik balık sonraki yıllarda defalarca canlı olarak yakalanmıştır. Balığın hem anatomisini hem de doğal yaşam alanındaki hareket şeklini hemen incelemeye alan evrimciler, balığa atfettikleri kayıp halka varsayımlarında tümüyle yanıldıklarını görmüşlerdir. Sığ sularda ve deniz tabanında sürünerek hareket ettiğini varsaydıkları balığın aslında 180 metre gibi derinliklerde yaşayan bir dip balığı olduğunu, yüzgeçlerini ise asla deniz tabanına dokundurmadığını görmüşlerdir. Evrimleşmekte olan bir akciğer varsaydıkları yapının ise hava solumaya hiçbir şekilde katkıda bulunmayan bir yağ kesesi olduğu gerçeğiyle karşılaşmışlardır.

Bir zamanlar ara form olarak evrimcilere çok ikna edici görünen Coelacanth'ın sıradan bir balık türü olduğunun anlaşılması, son fosille ilgili ara-form iddialarının da aslında belirsizlikler ve spekülasyonlar üzerine kurulu olduğunu açıkça göstermektedir. Çünkü son ara-form iddiası da soyu tükenmiş bir türün fosilleşmiş kalıntılarından yola çıkılarak yumuşak biyolojisine dair yapılan hayali yorumlamalara dayanmaktadır. Kısacası medyada estirilen furya, bilimsel olarak belirsiz olan verilerin evrimci hayaller doğrultusunda abartılmasından başka birşeye dayanmamaktadır.

Evrimcilerin kayıp halka propagandasının kendisi, iddiaları aleyhinde bir işarettir

Evrimci medya, kayıp halka olarak lanse edilen bir bulgu sözkonusu olduğunda çok olağanüstü bir keşif yapılmış gibi bir hava uyandırmaktadır. Oysa bu, evrimin doğruluğu hakkındaki iddialarıyla çelişen bir tavırdır.

Eğer evrim teorisi doğru olsaydı, jeolojik katmanlar ara form fosilleriyle dolu olur, ara form fosillerinin sayısı, yaşamış ve yaşamakta olan türlerin sayısından çok daha fazla olurdu. Böylece kayıp halkaların bulunması o denli sıradan bir olay olurdu ki, bunlar haber değeri dahi taşımazdı.

Veya eğer evrim, evrimcilerin iddia ettiği gibi yerçekimi kadar iyi delillendirilmiş bir olgu olsaydı, kayıp halka bulgularını haber yapmak,  havaya atılan bir taşın yere düştüğünü haber yapmak kadar saçma karşılanması gereken bir davranış olurdu. Örneğin gazetelerde "bugün de havaya bir taş attık ve o da gerçekten yere düştü" şeklinde bir haber görmeyi anlamsız karşılayacağımız gibi, "Paleontologlar yeni bir kayıp halka buldular" gibi haberleri de anlamsız karşılardık. Kısacası eğer evrim bir "gerçek" olsaydı, kayıp halka propagandasına zaten ihtiyaç kalmazdı.

Tiktaalik roseae'nın yerleştirildiği evrim serileri sadece ön yargıya dayalıdır

Bazı gazetelerde son fosilin Acanthostega ve Eusthenopteron fosilleri arasında bir ara geçiş formu gibi yerleştirildiği görülmektedir. Evrimciler bununla, sanki fosil kayıtları evrimsel geçişleri destekliyormuş da bunun delilleri gün geçtikçe daha da güçleniyormuş gibi bir izlenim uyandırmaya çalışmaktadırlar. Oysa bu seriler, sözkonusu canlıların birbirlerinden evrimleştiği iddiasına kanıt oluşturmamaktadır. Örneğin bir dizi tornavidanın ebat açısından dizilmesi bu tornavidaların birbirlerinden türediklerini göstermez.

Gerçekte Eusthenopteron'dan Tiktaalik roseae'ye veya Tiktaalik roseae'den Acanthostega'ya uzanan hiçbir evrimsel soy bilinmemektedir. Bu canlılar milyonlarca yıllık zaman ve derin farklılıklara dayalı morfolojik uçurumlarla birbirlerinden ayrılmaktadır. Evrimciler Tiktaalik roseae'yi yerleştirdikleri serilerle sadece kendi önyargılarını ortaya koymaktadırlar. Ünlü bilim dergisi Nature'ın editörü ve aynı zamanda bir paleontolog olan Henry Gee, "kayıp halka"ların ve evrimsel serilerin önyargılara göre kurgulandığını şu sözlerle itiraf eder: 

Yeni fosil bulguları, bu önceden var olan hikayeye uydurulur. Sanki atalar-nesiller zinciri, bizim gerçekten düşünmemiz gereken bir amaçmış gibi biz bu yeni bulgulara 'kayıp halkalar' deriz; aslında gerçek farklıdır: bunlar insan önyargılarıyla uyumlu olmaları için şekillendirilen, gerçeğin ardından oluşturulan, tamamen insan icadı olan şeylerdir. Her fosil, bir başka fosille bilinebilir hiçbir bağı olmayan izole bir noktayı temsil eder ve bunların tümü büyük bir boşluk denizinde yüzüp durmaktadır. (Henry Gee, In Search Of Deep Time, Beyond the Fossil Record to a New Hıstory of Life, s. 32)

(Acanthostega ve Eusthenopteron'la ilgili evrimci iddiaların geçersizliği hakkında bkz. http://www.darwinizminsonu.com/doga_tarihi_1_05.html)

Hayali ve dogmatik bir iddia: Sudan karaya geçiş masalı

Evrim teorisi, canlılardaki değişimin rastlantısal mutasyonların ortaya çıkardığı farklılıklardan faydalı olanlarının seçilimine dayandığını öne sürmektedir. Ancak mutasyonların canlıların DNA'sına yeni genetik bilgi ekleyerek onları evrimleştirici hiçbir gücü olmadığı iyi bilinen bir gerçektir. Mutasyonlar canlıların DNA'sındaki genetik bilgiyi tahrip eder, onları sakat veya ölü bırakan etkiler ortaya çıkarır. Çünkü canlıların DNA'sı olağanüstü hassas bir dizilim sergilemektedir ve tesadüflere dayalı mutasyonların bu dizilim üzerindeki etkisi ancak yıkıcı olabilmektedir. Örneğin elektronik bir aletin kullanım kılavuzunun metninde yapılacak rastlantısal harf değişimleri onu bir romana dönüştürmeyecek, klavuzdaki bilgiyi tahrip edecektir. Aynı şekilde mutasyonların da bir balığın DNA'sında, ona ağırlığını taşıyacak güçlü bir iskelet yapısı kazandırması, sıcaklığın düzenlenmesi ve suyun kullanımı için (böbrek gibi son derece kompleks bir organı kapsayan) sistemlerin inşa edilmesi, solungaçların akciğerlere dönüşmesi gibi senaryolar tümüyle imkansızdır.

Açıktır ki eğer bir balık, solunum sistemi, boşaltım mekanizması, iskelet yapısı gibi farklı yönlerden çok hızlı bir biçimde değişim geçirmez ise, kaçınılmaz olarak ölecektir. Öyle bir mutasyon zinciri olmalıdır ki bu, balığa anında bir akciğer kazandırmalı, yüzgeçlerini ayaklara dönüştürmeli, ona bir böbrek eklemeli, derisini su tutacak bir yapıya sokmalıdır. Canlının yaşamı için böylesine önem arzeden sistemler ya kusursuzca aniden değişmelidir ya da hiç değişmemelidir. Tesadüflere dayalı ve amaçsız bir süreç olarak savunulan evrimde ise böyle bir değişim kesinlikle imkansızdır. Akılcı düşünen herkes, konuyla ilgili tek açıklamanın, balıkların ve kara canlılarının ayrı ayrı yaratıldığını kabul etmekle mümkün olduğunu görebilecektir.

Kısacası "denizden karaya geçiş" senaryosu tümüyle çıkmaz içindedir. Nitekim evrimci biyologların bu konuda ortaya koyabildikleri tutarlı bir fosil kanıtı da yoktur. Evrimci paleontolog Barbara J. Stahl, Vertebrate History: Problems in Evolution (Omurgalı Tarihi: Evrimin Sorunları) adlı kitabında şöyle yazar:

"Bilinen balık türlerinin hiçbiri, karada yaşayan dört ayaklıların atası olarak belirlenememektedir. Bu balık türlerinin çoğu amfibiyenlerin ortaya çıkmasından sonra yaşamışlardır. Amfibiyenlerden önce gelen balıkların, dört ayaklılarda bulunan eklem ve omurgaların herhangi birisini geliştirdiklerine dair ise hiçbir delil yoktur." (Barbara J. Stahl. Vertebrate History: Problems in Evolution, Dover, 1985. s. 148)

Sonuç: Evrimciler Hitler'den kalma demode propaganda yöntemleriyle bir yere varamayacaklarını görmelidirler

Yukarıda gösterildiği gibi kayıp halka düşüncesi, fosil kayıtlarında hiçbir karşılığı bulunmayan, sadece evrim teorisinin ihtiyaçları yüzünden kullanılan bilimdışı bir kavramdır. Darwinist medyanın bu kavrama böylesine hararetle sarılmaları, bunu sadece kendi ideolojilerini halk arasında yaygınlaştırmak için başvurdukları bir yöntemdir. Evrimciler, tarihin en büyük bilim sahtekarlığı olan teorilerini yaygınlaştırmak için hiçbir bilimsel kanıt öne sürememektedirler. Bir zamanlar evrimin kanıtı olarak savunulan Coelacanth, Archaeopteryx ve at serileri gibi fosillerin birer birer gözden düşmesi karşısında evrimcilerin yapabildiği tek şey, kayıp halka yalanını sık sık ve yüksek sesle gündemde tutma çabasından ibarettir.

Bu çaba tam da, Nazi lider Adolf Hitler'in "Eğer bir yalanı yeteri kadar uzun süre ve yeteri kadar yüksek sesle tekrarlarsanız, o artık bir doğru haline dönüşebilir" diyerek tanımladığı propaganda yöntemidir.

Evrimciler, paleontoloji biliminin teorilerini çürüttüğünü kabullenmeli, bir yalandan ibaret olan kayıp halka masallarını ısrarla tekrarlamakla bu durumu değiştiremeyeceklerini görmelidirler.

21/5/2006 | Kategori: evrim | Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Ara Tür Umudu Fos Çıktı


2003'te Endonezya'da kalıntıları bulunan Hobbit benzeri türün, yeni bir insansı olabileceği umudu suya düştü. Flores Adaları'nda bulunan 18 bin yıllık kemikler, tüm dünyadan bilim adamlarının ilgisini çekmiş ve 'homo floresiensis' olarak adlandırılmıştı.

Avustralya ve Endonezya'dan uzmanlar bunun 'homo erectus'tan evrimleşen bilinmeyen bir insan türü olduğunu söylemişti. Kafatası ve vücudu normalden çok ufak olan kalıntının, bu yeni türe ait olup olmadığı sorgulanıyordu.

Mikrosefali hastalığı varmış

Araştırmalar, kalıntıların sadece vücudun küçülmesine yol açan genetik rahatsızlığı olan bir 'homo sapiens'e ait olduğunu gösterdi. Primatolog Robert Martin önderliğindeki bir grup bilim adamının dünkü Science dergisinde yayımlanan makalesinde, 'Flores insanı'nın yeni bir tür değil, mikrosefali hastalığından mustarip bir 'homo sapiens' olduğu belirtildi.
Martin, daha önce yapılan araştırmalarda bu ihtimal üzerinde hiç durulmamasının büyük bir eksiklik olduğunu belirtti.

(Radikal)


20/5/2006 | Kategori: evrim | Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Bir Evrim Masalı Daha Çöktü:EVRİMCİLER İNSAN İLE MAYMUN ARASINDAKİ BÜYÜK GENETİK FARKI İTİRAF ETTİ

 

                                          HARUN YAHYA

Uzun zamandır evrimciler, "insanlar ve şempanzeler arasında sadece % 1'lik bir genetik farklılık vardır" iddiasıyla evrim propagandası yapıyorlardı. İnsan ve şempanze genleri arasında kesin bir karşılaştırma yapılmamış olmasına rağmen, Darwinist ideoloji onları bu iki tür arasında çok küçük bir farklılık olduğunu varsaymaya yöneltiyordu.

Yapılan yeni bir araştırma ise, evrimcilerin bu konudaki propagandalarının -tıpkı diğerleri gibi- yanlış olduğunu gösteriyor. Araştırmada, evrimci yayınlarda iddia edildiği gibi insanlar ve şempanzelerin genetik yapısının "99% benzer" olmadığı ve genetik benzerliğin %95 ten öteye gitmediği belirtiliyor. CNN'in web sayfasında 25 Eylül 2002 tarihinde yayınlanan "Humans, chimps more different than thought"(İnsanlar, şempanzeler düşünüldüğünden daha farklı)" başlıklı yazıda bu araştırmanın sonuçları şöyle haber veriliyor:

Yapılan yeni genetik araştırmaya göre, insanlar ve şempanzeler arasında bir zamanlar inanıldığından çok daha fazla farkılık var.

Biyologlar uzun bir süre şempanzelerin ve insanların genlerinin %98.5 benzer olduğunu savundular. Ancak California Institute of Technology'den bir biyolog, bu hafta yayınlanan çalışmada, genleri karşılaştırmak için kullanılan yeni bir yöntemin insanlar ve maymunların arasındaki genetik benzerliğin yalnızca %95 oranında olduğunu gösterdiğini açıkladı.

Araştırma, insan DNA zincirindeki 3 milyon baz çiftinden 780.000 tanesini şempanzelerinki ile karşılaştıran bir bilgisayar programına dayanıyordu. Daha önceki araştırmacıların bulduklarından daha fazla birbirine benzemeyen bölüm buldu ve DNA bazlarının en az % 3.9 oranında farklı olduğu sonucuna varıldı

 

Darwinizm'e olan koyu bağlılığı ile tanınan İngiliz bilim dergisi New Scientist de aynı konuyu 23 Eylül 2002 tarihli internet haberinde "Human-Chimp DNA Difference Trebled" (İnsan-Şempanze Genetik Farkı Üç Katına Çıktı" başlığıyla haber yaptı:

İnsan ve şempanze DNA'ları arasında yapılan yeni karşılaştırmalara göre, eskiden düşünüldüğünden daha eşsiziz. Uzun bir süre, en yakın akrabalarımız ile genetik yapımızın 98.5% benzeştiği görüşü savunuldu. Şimdi bunun yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Gerçekte, genetik yapımızın %95'den daha az kısmını paylaşıyoruz , şempanzeler ile aramızdaki farklılık düşünüldüğünden 3 kat daha fazla. (2)

Bu bulguyu ortaya çıkaran biyoloğun ulaştığı sonucu, evrim teorisine göre değerlendirmeye devam ediyor, ancak aslında bunu yapması için bilimsel bir neden yok. Çünkü, evrim teorisini ne fosil kayıtları ne de genetik veya biyokimyasal veriler destekliyor. Aksine, kanıtlar dünyadaki değişik hayat formlarının birdenbire, evrimsel ataları olmadan ortaya çıktığını gösteriyor ve bunların kompleks sistemleri bir "akıllı tasarım"ın, yani yaratılışın varlığını ispatlıyor.

 

Genetik Bilimi Evrime Meydan Okuyor

 

Gerçekte değişik türler arasındaki benzerliklerden hiçbirisi evrimsel bir ilişkiyi göstermez. Farklı türlere ve sınıflara ait canlıların DNA ve kromozom analizleri sonucunda elde edilen bulgular karşılaştırıldığında, canlıların DNA ve kromozomlarındaki benzerliklerin ya da farklılıkların, öne sürülen hiçbir evrimci mantık ya da bağlantıyla uyuşmadığı çok açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Evrimci teze göre canlıların kompleksliklerinde kademeli bir artış yaşanmış olmalı, buna paralel olarak da gen sayılarının kademeli olarak artması beklenmelidir. Fakat elde edilen veriler bu tezin tamamen hayal ürünü olduğunu göstermektedir.

Moleküler karşılaştırmaların evrim teorisi lehinde değil, aleyhinde sonuçlar verdiği, 1999 yılında Science dergisinde yayınlanan "Is It Time to Uproot the Tree of Life?" başlıklı bir makalede de kabul edilmiştir. Elizabeth Pennisi imzalı makalede, Darwinist biyologların "evrim ağacını" aydınlatmak için yürüttükleri genetik analiz ve karşılaştırmaların tam aksi yönde sonuç verdiği belirtilmiş, "yeni verilerin evrimsel tabloyu kararttığı" ifade edilmiştir:

Bir yıl önce, bir düzineden fazla mikroorganizmanın yeni dizinlenmiş genomlarını inceleyen biyologlar, bu bilgilerin yaşamın erken zamanlarının tarihi hakkındaki kabul edilmiş çizgileri destekleyeceğini ummuşlardı. Ama gördükleri şey onları şaşkına düşürdü. O an mevcut olan genomların karşılaştırılması, yaşamın büyük gruplarının nasıl ortaya çıktığına dair tabloyu aydınlatmamakla kalmadı, onu daha da karışık hale getirdi. Ve şimdi, elde bulunan 8 yeni mikrobial dizilimle birlikte, durum daha da kafa karıştırıcı bir hal aldı...

Çoğu evrimci biyolog, yaşamın başlangıcını üç temel alemde bulabileceklerini düşünüyorlardı... Tam DNA dizilimleri, başka türlü genlerin karşılaştırılmasının yolunu açtığında, araştırmacılar basitçe bu ağaca daha fazla detay ekleyeceklerini umuyorlardı. Ama "hiç bir şey gerçekten bu kadar daha uzak olamazdı" diyor Claire Fraser, Rockville Maryland'deki The Institute for Genomic Research'ün başkanı. Aksine, (genetik) karşılaştırmalar, hem rRNA ağacıyla hem de birbirleriyle çelişki içinde bulunan pek çok farklı hayat ağacı versiyonu ortaya çıkardı. (3)

Ortak Tasarım

 

Peki insanların DNA'larının % 95 oranında da olsa şempanzelerinkine benzemesi ne anlama geliyor? Bu soruyu cevaplamak için, insan ile başka canlılar arasında yapılan diğer bazı karşılaştırmalara da bakmak gerekiyor.

Bu karşılaştırmalardan biri, insan ile nematod filumuna bağlı solucanlar arasında yapılmış ve % 75 benzerlik gibi ilginç bir sonuç ortaya çıkmıştır. (4) Öte yandan bazı proteinler üzerinde yapılan analizler de, insanı çok daha farklı canlılara yakın gibi göstermektedir. Cambridge Üniversitesi'ndeki araştırmacıların yaptığı bir çalışmada, kara canlılarının bazı proteinleri karşılaştırılmaktadır. Hayret verici bir şekilde, yaklaşık bütün örneklerde insan ve tavuk, birbirlerine en yakın akraba olarak eşleşmişlerdir. Bir sonraki en yakın akraba ise timsahtır. (5)

Tüm bu tablonun gösterdiği ise şu: İnsan ve diğer canlılar arasında genetik benzerlikler var. Ama bu benzerlikler herhangi bir "evrim şeması" ortaya çıkarmıyor.

Bu genetik benzerliklerin var olması ise, son derece doğal, hatta kaçınılmaz. Çünkü insan bedeni de diğer canlılarla aynı malzemeden, aynı atomlardan oluşuyor. İnsanın soluduğu hava, yediği besinler, içinde yaşadığı iklim hayvanlarınkiyle aynı. Dolayısıyla insan da diğer canlılarla benzer proteinlere ve bunların genetik kodlarına sahip. Ama bu, insanın diğer canlılarla ortak bir kökenden geldiği, onlardan evrimleştiği gibi bir anlam taşımıyor.

Nitekim, farklı canlılar arasında yapılan genetik karşılaştırmalar, 150 yıllık evrim ağacını alaşağı etmiş durumda. Genetik bulgular, evrim teorisini reddiyor.

Peki bu durumda canlılardaki benzer yapıların bilimsel açıklaması nasıl yapılabilir? Bu sorunun cevabı, Darwin'in evrim teorisi bilim dünyasına hakim olmadan önce verilmişti. Canlılardaki benzer organları ilk kez gündeme getiren Carl Linneaus ya da Richard Owen gibi bilim adamları, bu organları "ortak tasarım" örneği olarak görmüşlerdi. Yani benzer organlar veya benzer genler, ortak bir atadan tesadüfen evrimleştikleri için değil, belirli bir işlevi görmek için bilinçli bir şekilde tasarlanmış oldukları için benzerdir.

Modern bilimsel bulgular ise, benzer organlar için ortaya atılan "ortak ata" iddiasının tutarlı olmadığını ve yapılabilecek yegane açıklamanın söz konusu "ortak tasarım" açıklaması olduğunu göstermektedir. Diğer bir ifadeyle, canlılar ortak bir planla yaratılmışlardır.

23/2/2006 | Kategori: evrim | Yorum (2) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

<Önceki Yazılar | Sonraki Yazılar>