İrtica geliyor naraları soygun planı mıydı?
Ahmet Altan / Taraf
Darbeler ve alçaklıklar
Ben bütün askerî darbelerin alçakça olduğuna inanırım.
Toplumun kendilerine bambaşka amaçlarla emanet ettiği silahları o topluma karşı çevirip kendi çıkarları ve iktidarları için kullananlar, yaptıkları alçaklığı ve işledikleri suçu saklayabilmek için elbette kendilerine müttefikler ararlar.
O müttefiklerle birlikte darbenin zeminini hazırlarlar.
Biz bugün 28 Şubat’ın gizli belgelerini yayınlıyoruz.
Medyanın nasıl kullanıldığını, toplumun nasıl kandırıldığını bu belgelerle göreceksiniz.
O korkunç dönemi yaşayanlar, hemen her gece televizyonlarda siyahlar giymiş, sarıklı, külahlı bir kalabalığı gördüklerini hatırlarlar.
Ertesi gün gazeteler o “siyahlıların” resimlerini yayımlardı.
Kendilerine Aczmendi denilen yaklaşık yüz kişilik bir grup şehir şehir dolaşırdı.
Bütün ülkede “irtica” yayılıyormuş havası estirilirdi.
Şimdi bu belgeleri okuduğunuzda, medyanın o Aczmendi grubunu askerlerin talimatıyla gösterdiğini göreceksiniz.
Talimat çok açık:
“Aczmendiler gündemde tutulacak.”
Aynı talimatın bir sonraki cümlesi de şöyle:
“Üfürükçüler de gündemde tutulacak.”
Daha geçenlerde “captagon” imal etmekten tutuklanan biri o dönemler “üfürükçü” kadrosundan gelmişti televizyonlara.
Ayinler yönetiyor, kadınlara tuhaf şeyler yapıyor ve bütün bunlar “bilinmeyen” biri tarafından kameralara kaydedilip yayınlanıyordu.
İki üfürükçü, yüz Aczmendi ve “işbirlikçi” bir medya ile biz 28 Şubat’a geldik.
Medya öylesine sefil bir haldeydi ki “andıçlarla” kendi meslektaşlarının bile hayatlarına kastetti.
Birçok gazeteci o andıç yüzünden işini kaybetti.
Akın Birdal silahlı saldırıya uğradı.
Birkaç general iktidar olacak diye insanların gelecekleri tehlikeye atıldı.
Bu belgeler bize generallerin “insanları” kullanmak için sınır tanımadığını da anlatıyor.
Subay eşi olan öğretmenlerin “kursları, okulları” denetlemesi de verilen talimatlar arasında.
Öğretmenlik gibi bir mesleği “ajanlığa” çevirme emri veriliyor.
Ajan olmayı kabul eden bir öğretmenin ruhunun nasıl çürüyeceği, bu çürümenin onun okuttuğu genç kuşaklara nasıl yansıyacağı umurlarında bile değil.
Onlar topluma bir “irtica” tablosu göstermeyi amaçlıyorlardı.
Böyle bir tabloyu da gösterdiler.
28 Şubat’ın bu toplum için hâlâ önemini korumasının en önemli nedeni, bu “irtica” oyununu oynamak isteyen general türünün varlığını bugün de sürdürmesi.
Darbe hazırladığı anlaşılan Ergenekon sanığı bir generalin “lahikalarını” da yayınladık biz.
“28 Şubat gerekirse bin yıl sürecek” diyen eski bir genelkurmay başkanının bu sözleri, o “tür” generallerin iktidara nasıl doyamadığını da ortaya koyuyor zaten.
Hiç unutmayın.
“İrticayı önlemek için” darbe yaptıklarını söyleyen bu generallerin döneminde Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük banka soygunları gerçekleşti.
Askerlerle anlaşanların kendi bankalarını soymalarına, halkın paralarını zimmetlerine geçirmelerine izin verildi.
“İrtica geliyor” naralarının ardında nasıl bir “soygun planı” olduğunu biz daha sonra öğrendik.
Darbeye yardım eden gazete patronlarının nasıl zengin edildiğini daha sonra gördük.
“İrtica” lafıyla oluşturulan sis bombalarının dumanları ardında soygun planları vardı.
Bu ülkeyi, bu halkı silah zoruyla soydular.
28 Şubat generallerinin hiç biri, kendi iktidarlarında nasıl o kadar çok banka soygunu gerçekleştiğini açıklamadılar.
O konuya değinmediler bile.
“Biz postmodern darbe yaptık” diye bir de böbürlendiler.
Darbe yapmak alçakça bir iştir.
Ama daha önemlisi darbe yapmak, darbe planlamak ağır bir suçtur.
Bu generaller, bu ülkede darbecilerin asla yargılanmayacağına böylesine emin oldukları için bu kadar yüzsüzce işlere bulaşıp, böylesine utanmazca demeçler verebildiler.
Daha iki yıl önce ordu, halkın oylarıyla iktidara gelmiş hükümete “muhtıra” vererek suç işledi.
Hiçbir general yargılandı mı?
Hayır.
Generallerin, kendilerini “halkın iradesinden ve hukuktan” daha yukarda sanmalarındaki yanılgı artık oradan kaldırılmalı.
Generallerin aklından bu “müdahale” fikrini çıkartıp atmalı.
Orduyu, ait olduğu yere, kışlasına geri göndermeli.
Bunun için ilk bakılacak ve düzeltilecek kurum medyadır.
Çünkü darbeler “medyanın” yardımıyla yapılıyor.
Ortamı, bu belgelerden de göreceğiniz gibi, ordunun talimatıyla medya hazırlıyor.
“Ayışığı ve Sarıkız” operasyonlarında, cumhurbaşkanlığı seçiminde, türban meselesinde medya aynı oyunu gene oynadı.
Türkiye’nin değiştiğini fark edemediler.
Niye başarısız olduklarını hâlâ anlayamıyorlar, hâlâ aynı oyunları oynamaya çalışıyorlar.
Bu belgeleri iyi okuyun.
Ve medyaya iyi bakın.
“28 Şubat’ın bin sene sürmesini” isteyenlerin neler yaptıklarını anlayacaksınız.
28/2/2009 | Kategori:
kose yazilari
|
Yorum (1) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
'33 şehit haberi' nasıl Londra'dan geldi?
Yiğit Bulut / Vatan
Biraz sonra okuyacağınız olayı daha önce BOTAŞ’ta o dönem görev yapan “üst düzey bir isimden” dinledim ve son olarak “okuduğum kitapta” bu detaylara değinilince, “yazmaya” karar verdim!
Bana olayı “gün ışığı görmediği şekilde” aktaran kişi, şu an “sektörde” çalıştığı için adını yazmayacağım. Petrol şirketlerinin baskısı altında kalabilir. Ama size şunu söyleyeceğim; bana inanıyorsanız; olay maalesef “tamamen doğru” ve Türkiye adına “düşündürücü”.
Peki olay ne? Hangi kitapta bahsediliyor?
Ne yaşandığını “Hazar’ın Kanı-Orta Asya’nın Petrolle Yazılan Tarihi” kitabında Yunus Şen de ele almış ve oldukça detaylı aktarmış. Konuyu “Yunus’un yazdığı cümleler” ile size aktarıp, sonunda çok önemli bir detay ile bitireceğim...
Kitaptan alıntı ile olayı aktarıyorum; “...Bakü-Ceyhan boru hattının Türkiye topraklarındaki rotasında inceleme yapılacaktı. Bunun için Batılı şirketler, Azeri ve Türk petrolcülerinden 9 kişilik bir ekip oluşturulmuştu...İnceleme gezisi, boru hattının birleşeceği Kerkük-Yumurtalık hattının Midyat’taki pompa istasyonundan başlayacaktı... BOTAŞ ev sahibi olarak her şeyi planlamıştı... Akşam saatlerinde herkes odasına çekilmişti. Saat 17:30 sıralarında BOTAŞ Genel Müdürü Mete Göknel’in kapısı çalındı. Kapıyı çalan BP temsilcisi Dave Weatherhead’ti... BP temsilcisi elinde bir faks tutuyordu, “biz Batman’a gidemiyoruz” dedi... Göknel, “neden, ne oldu” diye sordu. “Londra’dan bu faks gelmiş. Buyurun, siz de bakın. Bölgede çatışma çıkmış, 33 asker ölmüş”... Çatışma haberi Göknel’i çok şaşırttı. PKK ateşkes ilan ettiği için bölge çok sakindi. Hemen televizyonu açtı, böyle bir haber yoktu. Ankara’yı aradı, bilen yoktu. Anadolu Ajansı’nda’da yarım saat sonra dahi böyle bir bilgi yoktu...Türkiye’de medya kuruluşlarının daha haberi olmadan, İngiltere’deki BP merkezi, PKK’nın 33 askerimizi şehit ettiğini duymuştu!! PKK’nın rotası ile petrolün rotası aynıydı... Bakü-Ceyhan hattının rotası açıklandıktan sonra PKK’nın eylemleri daha kuzeye kaydı. Hattın rotası üzerinde daha önce sakin olan yerlere PKK sık sık saldırılar düzenledi... PKK lideri Öcalan, Bekaa Vadisi’nde, bazı Yunan milletvekillerini kabul etmiş ve onlara Bakü-Ceyhan boru hattının haritası üzerinde bazı yerleri gösterirken fotoğraflanmıştı... PKK’nın eylemleri artınca, BP şirketi, Türkiye’de gün gün nerede, ne tür eylemin olduğunu gösteren haritalar hazırladı ve bu haritalar petrol şirketlerinde elden ele dolaştı...”
Evet, Yunus Şen’in yazdıkları aynen böyle. Çok yerinde ve cesur tespitler, kendisini tebrik etmek istiyorum...
Şimdi bana anlatılanları da ekleyelim ve soralım; Bakü-Ceyhan hattının yani Azeri petrolünün “akışının” Türkiye üzerinden olmasını engellemek isteyen Avrupa Birliği ve başta İngiliz şirketleri, “bu haberi” nasıl herkesten önce duydular? Acaba “olay olmadan mı” istihbarat aldılar! Tam “hat ile ilgili” karar gününde “PKK neden Elazığ-Bingöl karayolunu” kesti ve 33 askerimize bütün gücüyle saldırdı? Karşılığında kimler, PKK’ya ne vaat etmişti? Ve en önemlisi “PKK neden hep boru hattı boyunca” saldırılarını arttırdı? Sevgili dostlar, Türkiye “bu soruları” çok ama çok düşünmeli! Ben cevaplarını biliyorum ve “yazılabileceğim kadar da açık” yazdım! Bir saldırıyı “olmadan” kim bilebilir!
23/2/2009 | Kategori:
kose yazilari
|
Yorum (0) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
Aydın Doğan'a İki Zor Soru

Doğan Grubu’nun sahiplerinin, yöneticilerinin, yazarlarının çoğunun ortak feryatlarından canlarının nasıl acıdığı görülüyor.
Bu gelişmeleri “medyanın cezalandırılması” olarak değerlendiriyorlar.
Eğer izin verirse benim Aydın Doğan’a iki sorum var.
Birincisi, sahip olduğu gazetelere ve televizyonlara gerçekten “medya” denilebilir mi yoksa onlar iktidar oyununda rol alan “siyasi organizmalar” mı?
Aydın Doğan yıllardan beri medyanın içinde, gazetecilik ölçülerine artık vakıftır.
367 rezaletinde, cumhurbaşkanlığı seçiminde, türban olayında, ordunun 27 Nisan muhtırasında Hürriyet gazetesi bir gazete gibi mi yoksa “gizli bir iktidarın” aracı gibi mi davrandı?
Ergenekon çetesini, Aktütün skandalını, Karamehmet’in Jandarmayla ilişkilerini “haber” saymayan bir medya yeryüzünde var mıdır?
Gezdiği ülkelerde bu haberleri “haber” saymayan “medyaya” rastladı mı?
Gerçek haberleri saklayan, hukuk dışı uygulamaları sonuna kadar destekleyen yayın organlarına “medya” diyebilir miyiz?
Sadece yayın yapmak “medya” olmaya yetiyorsa, internet sitesinden yayın yapan Genelkurmay da “medya” tanımına girer mi?
Bunlar gazetecilikle ilgili sorular.
Bir de daha insani bir sorum var.
Aydın Doğan’ın bu son ceza nedeniyle acı çektiği açıkça anlaşılıyor.
Sezebildiğim kadarıyla sadece öylesine büyük bir miktarı ödemek zorunda kalmaktan değil bir de “vergi kaçakçısı” ilan edilmekten acı çekiyor.
Haksızlığa uğradığına inanıyor.
Benim sorum şu.
Haksızlığa uğramanın ne demek olduğunu şimdi anladınız mı?
Bu haksızlık karşısında bütün gazetelerin sizi desteklemesini, size yardım etmesini istiyorsunuz.
Sizin gazeteleriniz haksızlara yardım etti mi?
Yoksa insanlara haksızlık mı etti?
Bakın dün gelen iki mektuptan kısa iki alıntı yapacağım.
Birincisi lise üçe giden bir Türk öğrenci.
Mealen diyor ki, “annem bir daha Kürtleri savunursan senin annen olmayacağım diyor, Kürt meselesinden söz etmemi istemiyor.”
İkincisi bir Kürt gencinden.
“Annemle sohbet ettiğimde başlıyor anlatmaya... Geçmişte olup bitmişleri bir bir anlatıyor... O anlattıkça bende bir öfke, bir sinir ortaya çıkıyor... Gerçekten burada anlatmaya başlarsam belki inanması güç şeyler duyarsınız.”
Bir Türk, biri Kürt iki anne.
Ve, oğullarını iki düşman gibi yetiştiriyorlar.
Çocuklarını böyle yetiştirebilmeleri için ikisinin de çok acı çekmiş olması gerekir.
Bu annelerin, bu çocukların acı çekmesinde Doğan “medyasının” hiç rolü olmadı mı?
Öylesine asker ve savaş yanlısı yayınlar, bu ülkenin insanlarının ruhsal dengelerinin bozulmasına hiç katkı yapmadı mı?
Bu ülkede düşmanlıkları körükleyen, savaşı yücelten yayınların annelerle çocukları nasıl etkilediğini sanıyorsunuz?
Ölen onca Türk ve Kürt gencin hayatını kaybetmesinde gazetelerin hiç mi vebali yok?
Bu ülkede insanlar haksızlıklara uğruyor.
Siz haksızlığa uğradığınıza inandığınızda diğer gazetelerin yardımını istiyorsunuz.
Sesinizin duyulmasını istiyorsunuz.
Üstelik sizin, sesinizin duyulmasına yardım edecek onca yayın organınız, onca yazarınız var.
Bunlara sahip olmayan insanlar haksızlığa uğradığında sizin gazeteleriniz ne yapıyor?
Okul kapılarından döndürülen türbanlı kızların, yollardan çevrilip ellerinde taş izi var diye tutuklanan Kürt çocuklarının, hapislere atılan solcuların, hakları verilmeyen Alevilerin, susturulmak istenen demokratların neler hissetmiş olduğunu şimdi fark edebiliyor musunuz?
Onlar da aynı isyanı hissetti.
Ve, onların “medyası” yoktu.
Aydın Doğan’ın bu son olayda bir haksızlığa uğradığını sanıyorum, onun haksızlığa uğradığına yüzde yüz emin olursak bu haksızlığın ortaya çıkması için elimizden geleni yaparız.
Umarım, Aydın Doğan’ın “medyası” da bundan sonra haksızlık yapmak yerine haksızlığa uğrayan insanları korumanın daha “saygıdeğer” bir iş olduğunu öğrenir.
21/2/2009 | Kategori:
kose yazilari
|
Yorum (0) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
Abdülhamid hakkında bilinen 10 yanlış

1. Kızıl Sultandı: Bu iddia, Albert Vandal adlı bir Fransız yazar tarafından ortaya atılmıştı. Atılış sebebi de, Abdülhamid'in Ermeni isyanlarını bastırtmış olmasıdır. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa kamuoyunda Abdülhamid'in kan dökücü bir padişah olduğu propagandası başlatıldı. İşte "Kızıl", yani kan döken Sultan lakabı bu sırada asıldı boynuna. Hadi Ermenilerin böyle demesini anladık; iyi ama bir tekini bile idam ettirmemiş olan Abdülhamid'e Jön Türkler neden "Kızıl Sultan" dediler? 1915'te yüzbinlerce Ermeni'yi tehcir ettirecek olanlar, 25 yıl önce Ermeni propaganda ordusunun neferleri olmakta sakınca görmemişlerdi.
2. Meşrutiyet düşmanıydı: 93 Harbi'nde Osmanlı topraklarının üçte biri kaybedilmişti. Bu çapta bir toprak kaybı karşısında meclisteki farklı milliyetlere mensup üyeler paniğe kapılmış, her biri kendi milletinin topraklarını kurtarma telaşına düşmüştü. Birleştirici olacağı ümidiyle kurulan meclis, tam tersine bölücü bir meclis olmuştu. İki seçenek vardı: Ya parçalanmaya seyirci kalmak ama meşrutiyetten taviz vermemek ya da meşrutiyeti askıya almak ama ülkeyi parçalanmaktan kurtarmak. Abdülhamid ikincisini seçti ki, aynı durumda devlet refleksi zaten başkasını yapmasına müsaade etmezdi.
3. Milleti cahil bıraktı: Bilinenin aksine, Osmanlı tarihinin en canlı eğitim hamlesi, Abdülhamid dönemine rastlar. Sevan Nişanyan'ın hesaplamalarına göre Türkiye, Abdülhamid dönemiyle kıyaslanabilecek bir okullaşma düzeyine yeniden ancak 1950'li yıllarda ulaşabilmiştir. Mesela 1895'te TC sınırlarına tekabül eden bölgede bine yakın (835) ortaokul ve lise bulunuyorken 1923'te bu sayı 95'e düşmüştür. 1895'teki yüz bine yakın öğrenci sayısı (97.837), 1950-51 sezonunda aşağı yukarı aynı seviyede seyretmektedir (90.356). Öncesiyle kıyasladığımızda Abdülhamid dönemindeki eğitim patlaması daha görünür hale gelir. Tahta geçtiği yıl 250 olan rüşdiye sayısı 1909'da 900'e, 6 olan idadi sayısı 109'a çıkmıştır. 1877'de İstanbul'da sadece 200 tane modern ilkokul varken 1905'te 9 bine çıkmıştı. Her yıl ortalama 400 ilkokul açılmıştır ki, bu, Cumhuriyet döneminde bile kırılamamış bir rekordur.
4. Denizciliğe düşmandı: Abdülaziz döneminde dünyanın 3. büyük deniz gücü olmuştuk ama bu donanmanın sadece yıllık boya parası bile Denizcilik Bakanlığı'nın bütçesini aşıyordu! Abdülhamid "karacı" idi, kabul. Ama Atatürk de, İnönü de karacı idi. Demek ki, Türkiye'nin etrafı denizlerle çevrili bile olsa böylesine büyük bir deniz gücünü besleyebilecek ekonomik altyapısı mevcut değildi. Savaş gemisi alıp yeniden dışarıya bağımlı kalmaktansa Abdülhamid tercihini kara ve demiryollarından yana kullandı. İttihatçılar da, Atatürk de, İnönü de demiryoluna öncelik vermediler mi?
5. Keyfî sansür uyguladı: Sansürün elbette savunulacak tarafı yok. Ancak PKK ile mücadele döneminde basının nasıl ağır bir sansür altında çalıştığını unutmadık. Sansür vardı, evet. Fakat siyasi konulara girilmemesi aynı zamanda edebiyatımızın görkemli eserlerinin ortaya çıkması gibi hayırlı bir sonuç da vermemiş midir? Hem Takrir-i Sükûn döneminde uygulanan "cellat sansürü"yle hiç mi hiç kıyaslanamaz Abdülhamid'inki.
6. Hafiye teşkilatı zararlıydı: Hafiye teşkilatının topluma nefes aldırmadığını iddia edenler, aksi halde ne yapılması gerektiğini de söylemelidirler. Meydanı İngiliz, Rus, Fransız ajanlarına mı bırakmalıydı? Hafiyesiz, ajansız, casussuz bir devlet olur mu? Unutmayalım ki, Fransa'nın İstanbul büyükelçisi, Abdülhamid'in tahta geçtiği yıl sokaklarda Fransız Kralı'nın posterlerinin Ermeni hamalları tarafından satıldığını yazıyordu. Devlet Londra, Paris ve Petersburg'dan yönetiliyor, "Hasta Adam"ın kimin kucağında öleceği tartışılıyordu. Abdülhamid, iktidarın dizginlerine asılabilmek için hafiye teşkilatını kurmak zorundaydı. Elbette suistimaller olmuştur ama yakınlarından biliyoruz ki, Sultan her jurnali okuyor ama mutlaka yazanın adam olma niteliğine göre değerlendirmeye tabi tutuyordu.
7. Despottu: 'İstibdad' kelimesini 'despotizm' diye çevirmek yanlıştır. Hele totalitarizm hiç değil. Kaldı ki, İslam siyaset düşüncesinde "istibdâd" meşru yönetim şekillerindendi. Mesela İbn Haldun 'istibdâd'ı tek adam yönetimi, yani otokrasi anlamında kullanır ve meşru yönetim şekillerinden biri kabul eder. Kaldı ki, önüne gelen idam cezalarını sürekli affeden birinin istibdâdın yetkilerini hangi yönde kullandığını da pekala görmüş oluyoruz.
8. 31 Mart'ı tertiplemişti: 31 Mart isyanında en ufak bir katkısının olmadığı kesin olarak ortaya çıktığı halde asırlık İttihatçı propagandanın etkisi hâlâ sürüyor. İsyanı araştırma komisyonu başkanı Yusuf Kemal [Tengirşenk], 31 Mart'ın Abdülhamid'in eseri olmayıp İttihatçılara karşı yabancı casus şebekeleri ile mürtecilerin teşebbüsleri olduğunu yazmıştır. Rıza Tevfik ise mahkemede şunları söylemiştir: 31 Mart uydurma ihtilali hazırlandığı zaman ben Talat Bey'e beyhude yere kardeş kanı dökülmesinin büyük bir cinayet olduğunu anlattım. Aldığım cevap şu oldu: "Ne yapalım, Cemiyetin paraya ihtiyacı var, bunu da ancak Yıldız Sarayı'nın hazinesi karşılayabilir."
9. Hamidiye Alayları gereksizdi: Hamidiye Alayları şunlara yaramıştı: 1. Askerlik yapmayan Kürtlerle kolluk kuvveti eksikliği giderildi. 2. Rus istilasına karşı caydırıcı oldu. 3. Kürtler ve konar göçerlerin dış güçlerce kullanılmasına engel oldu. 4. Aşiretlerin yerleşik hayata geçmelerini hızlandırdı. 5. Çocuklar İstanbul'daki Aşiret Mektebi'nde eğitilerek Osmanlılık bilinci edindiler. 6. Aşiret kavgalarının önüne geçildi. 7. Sükûnet sağlanınca Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun imarına çalışıldı...
10. Korkaktı: Namık Kemal'in oğlu Ali Ekrem Bey'in dediği gibi "Abdülhamid'in korkak olduğunu sananlar yanılırlar. Korkak olmak şöyle dursun, tam tersine cesurdu." Dolmabahçe Sarayı'ndaki bir bayramlaşma sırasında deprem olmuş ve tavana asılı 1,5 tonluk bir avize yere düşmüştü. O kargaşalıkta salonda kılı kıpırdamayan tek kişi, Abdülhamid'di. Keza yanı başında bomba patlarken bile metanetini yitirmemiş, öğleden sonra elçilerle mutad görüşmelerini dahi aksatmamıştı. Kızı Ayşe Sultan'a söyledikleri karakterini iyi özetler: "Kalbimde yalnız Allah korkusu vardır. Bir hadise olmadan evvel onu önlemek için telaş ederim. Ama tehlikenin içinde bunduğumu hissedersem icabında ateşe atılmaktan bile çekinmem."
İçimden bir ses, "Kurtlarla Dans"ın devamını yazmam gerektiğini söylüyor.
m.armagan@zaman.com.tr
Zaman-Pazar
15/2/2009 | Kategori:
kose yazilari
|
Yorum (0) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
AKP'yi tasfiye etmek isteyenler kim?
İbrahim Karagül / Yeni Şafak
İsrail'in AK Parti'yi tasfiye planı ve 'aydın yosmaları'
Malum tetikçiler, bugünlerde tekrar serbest bırakıldı. Her kriz döneminde olduğu gibi, her kriz çıkarmak istediklerinde olduğu gibi, her ABD ya da İsrail için “kutsal savunma” hatları kurdukları zamanki gibi. Onları biliyoruz biz. Çok iyi tanıyoruz. Bugüne kadar bu ülkede hangi senaryolarda görev aldıklarını, ne tür kirli ve onursuzca roller üstlendiklerini biliyoruz. O “aydın yosmaları”nın iç çatışma tezlerini, mezhep savaşları projelerini, Irak'taki kitlesel kıyımdaki misyonlarını, medeniyetler çatışması uğruna yürüttükleri Haçlı Savaşı'nı biliyoruz. İslam'a karşı yürütülen, Müslümanlara karşı projelendirilen o acımasız kampanyanın küçük figüranları onlar.
Türkiye'de kadınlar Suudi Arabistan'dan bile geriymiş, Türkiye cezalandırılmalıymış, Türkiye'nin önü kesilmeliymiş, askerler darbe yapmalıymış.. AK Parti tasfiye edilmeliymiş.. Bunlar ve daha niceleri onların teziydi. Onları günü gününe izliyoruz, her yazdıklarını, konuştuklarını not alıyoruz. Kimler adına söz söylediklerini, ne zaman ortaya çıktıklarını ve çıkacaklarını biliyoruz.
Hal böyleyken, Türk medyası “ABD'nin büyük tepkisi” diye bu küçük adamların sözlerini satıyor hâlâ. “Çankaya'ya İslamcı bir Cumhurbaşkanı mı?”, “Türkiye şeriata gidiyor” şeklinde daha önce kopardıkları yaygaraların, Türkiye'ye yönelttikleri utanmazca saldırıların başarısız olması kudurtuyor onları. Bu aydın bozuntularının ne olduğunu defalarca burada ifşa ettik.
ABD'deki Likudcu ırkçılardan maaş alanlar, o cemaatte yuvalananlar bu saldırılarını her zaman yapıyordu. Daha beter sözler de söylediler, organizasyonlar yaptılar, insanları fişlediler. Evet, bu ülkede olan bir çok kişiyi belli merkezlere fişlediler bunlar. Bunu da yaptılar.
Davos'ta olanlardan sonra kaldıkları yerden devam ediyorlar şimdi. Onları önemsemiyoruz. Gerçekten de ABD'de “Türkiye uzmanı” olarak maaş alanları, o saçma sapan değerlendirmelerini önemsemiyoruz. Önemsediğimiz baksa şeyler var. Başka projeler var. İşte onlar bu projelerde rol alıyorlar. Mesela Barack Obama yönetimine Türkiye'den uzaklaşma çağrısı yapan Barry Rubin, İslam dünyasında etnik ve mezhep eksenli çatışmaları öngören, ılımlı-radikal çatışması isteyen projelerde imzası olan biri.
Irak işgalinden sonra İsrail komandolarının Kuzey Irak'ta yapacağı operasyonlarda ne gibi tehditlerle karşılaşabileceğine ilişkin istihbarat bilgilerini İsrail'e aktaranlardan. Bilgileri hazırlayan “İslam'la savaş”ın öncülerinden Michael Rubin. Skandalın merkezindeki yer alan İsrail istihbaratına bağlı Herzilya Center, Irak'ın kitle imha silahları olduğunu dair bütün dünyayı kandıran yalanların da sahibi. “Ilımlı İslam” projesini hazırlayanlardan Barry Rubin bu merkezde çalışıyor ve dosyayı o hazırladı. Tony Blair'in “Saddam bizi 45 dakikada vuracak silahlara sahip” yaygarasını bu dosyaya göre yaptı. Aynı çevreler şimdi İran dosyasını hazırlamakla meşgul. Davos sonrası Türkiye'ye karşı taarruza geçenler işte bunlar. Onlar Amerika değil, onlar dar, ideolojik bir cemaat. İstihbaratçı ama aynı zamanda ırkçı. Şimdi asıl konuya gelelim. İsrail'in Başbakan Tayip Erdoğan'ı tasfiye etme yaygarasına dün kaldığımız yerden devam edelim.
İsrail Savunma Bakanlığı'nın hazırladığı, 5 Temmuz 2007'de medyaya sızan bir rapor var: AB üyeliği ile Türk-İsrail ekseninin biteceği, Türkiye'nin genişleyen AB blokuna katılmasının Ortadoğu'nun bütün ülkelerinde domino etkisine yol açacağı, bunun da kurbanının Türk-İsrail ilişkileri olacağı belirtiliyor. Ancak İsrail raporu bu tespitlerle kalmayıp son derece rahatsız edici ifadelerle devam ediyor: AK Parti iktidarı ile ordu arasındaki çatışma tezinden hareket edilerek, yeni bir “28 Şubat senaryosu”nu davet eden ifadelere yer veriliyor: Türkiye-AB sürecinin Erdoğan hükümetini devirmek için orduya büyük bir fırsat sunduğu belirtilen raporda, eğer Aralık'ta Türkiye'ye müzakere tarihi verilmezse, ordunun, 1997'de Necmettin Erbakan'ı devirdiği gibi Erdoğan'ı da iktidardan devirebileceği ifade ediliyor.
Türkiye'yi hedef alan politikalarından kaynaklanan gerginliğin faturasını Türkiye'ye çıkarmaya çalışan İsrail, Türkiye-AB ilişkilerinin seyrini etkilemeye çalışırken aynı zamanda Türkiye-Suriye-İran arasındaki yakınlaşmayı sabote etmeye, Kuzey Irak'ta yaptıklarına karşı Türkiye'nin tepkisini yok etmeye, Türkiye'nin ABD-İngiliz-İsrail merkezli dış politika tercihini güvence altına almaya, 1996'dan sonra yaptığı gibi Türkiye'yi yine kendi çıkarları doğrultusunda seferber etmeye, milyarlarca dolarlık silah pastasını kaybetmemeye ve bütün bunları sağlamak için belli çevreleri harekete geçirmeye çalışıyordu.
Bu, tasfiye senaryolarından sadece bir tanesi… Hangi birini anlatalım!
Necmettin Erbakan'ı deviren 28 Şubat müdahalesinin A Clean Break: A New Strategy for Securing the Realm adlı proje çerçevesinde yapıldığını hatırlatmaya gerek yok sanırım. O projeyle yıllar sonra Türkiye'de iç çatışma senaryosunu hazırlayan kadro aynı.
Artık hep başarısız olacaklar. Şartlar değişti. Çok şey değişti. Değişmeye de devam edecek. Bundan sonra bölgede Türkiye'siz oyun kurulamayacağını artık her güç biliyor. Bundan sonra Türkiye'yi tek yanlı bağımlılık ilişkilerinde olduğu gibi, istedikleri şekilde yönetemeyeceklerini onlar da anlayacak.
Hemen her yıl içeride bir tezgah planladılar. Darbe yaptırmaya çalıştılar. ABD ile korkuttular, İsrail ile korkuttular, Yahudi lobisiyle korkuttular. Kendilerince siyasi hesaplar yaptılar. Liderler seçtiler, iktidarlar planladılar. İçerideki ortaklarıyla kriz pazarladılar. Başaramadılar, başaramayacaklar. Türkiye bunların hepsini aştı, üstesinden geldi, gelmeye de devam edecek.
“Türkiye uzmanı” olarak kendilerini pazarlayanların, bu değişimi anlamaktan aciz olanların kavrayamayacağı bir şey bu. Onların hangi senaryoların içinde olduklarını biliyoruz biz. Onlar eski hikayeleri anlatmaya devam etsinler. Bu yüzden bugün bağırıp çağrılanları hiç önemsemiyorum. Siz de önemsemeyin!
4/2/2009 | Kategori:
kose yazilari
|
Yorum (0) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
Dikkat! Kanadoğlu geliyor
Alper Görmüş/Taraf
Bekliyoruz: “Darbe girişimi suç değildir”de Kanadoğlu formülü?
Giderek kuvvetlenen şöyle bir sezgim var: Darbe Günlükleri’nde açığa çıkan darbe girişimlerinin yargılanması ihtimaline karşı kurulmaya çalışılan “darbe girişiminde bulunmak suç değildir” tahkimatı, şimdi “darbe çağrısı”nı da içerecek biçimde genişletiliyor. Ergenekon soruşturmasını ve davasını “hal’etmek” isteyen çevrelerin giderek en güçlü vurguyu “itibarlı insanların silahlı-külahlılarla ne ilgisi ola”ya yapmalarını da bu fasıldan görüyorum.
Ne zamandır bu konuya dikkat çekmeye niyetleniyor, araya giren “hard” Ergenekon gelişmeleri nedeniyle bir türlü bu niyetimi gerçekleştiremiyordum. Fakat önceki hafta Prof. Mümtaz Soysal’ı televizyonda izleyip bu çerçevedeki sözlerini dinleyince, “darbe girişimi suç değil” tahkimatının da “hard” Ergenekon gelişmeleri kadar önemli olduğuna karar verdim.
Biliyorsunuz, Mümtaz Soysal “Anayasa’ya Giriş” adlı olağanüstü eserin sahibi olan bir Anayasa hukukçusu. Fakat 2002’den bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri’ni göreve davet eden çok sayıda “Anayasa’dan Çıkış” makalesi yazdı.
Soysal, bunların ilkini 2003’ün ekim ayına altı ay kala yazmış, “Nasıl yani, 29 Ekim’i bunların iktidarı altında mı kutlayacağız, olur mu öyle şey, vakit çok azaldı, hadi!” mealinde, ama bu açıklıkta bir şeyler kaleme almıştı.
2004’te, Türkiye’de “Sarıkız” darbe girişiminin fırına sürüldüğü günlerde, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın danışmanı olarak New York’taki “Kıbrıs Toplumlararası Görüşmeler”e katılıyordu. Onunla aynı otelde kalan iki Radikal yazarına (İsmet Berkan, Murat Yetkin) “Bekleyin, ordu bu gece muhtıra veriyor” dediğini biliyoruz; ikisi de defalarca yazdı bunu.
Geldik 2005’e... Soysal’ın 9 mart tarihli yazısının başlığı şöyleydi: “Ordu istemezse olmaz...” Hoca, esprili yazısında önce Ordulular istemezse Karadeniz Otoyolu’nun açılamayacağını söylüyor, ardından da lafı şehir “Ordu”dan bildiğimiz “Ordu”ya getiriyor ve Kıbrıs’ta konuşulan çözüm gerçekleşirse Ordu’nun sessiz kalamayacağını savunuyordu. (Tövbe tövbe, insanın aklına neler geliyor; 9 Mart, akim kalmış “solcu ordu darbesi”nin yıldönümü değil miydi? Bir “tövbe” daha: Soysal’ın yazısından 10 gün kadar önce de Cumhuriyet başyazısı “Kemalistler, milliyetçiler, Milli Görüşçüler (ya da Radikal İslamcılar), sağın ve solun laik kesimleri”nden oluşan yeni “ulusalcı” ittifakı ilan ediyor, okurlarına bir de “müjde” veriyordu: “Bu ilginç gelişme Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliğine duyarlı güçler tarafından da izlenmektedir...” Bu yazının tarihi de tamı tamına 28 Şubat 2005’ti... Gel de “tesadüfe bak” deme!)
İşte bu Mümtaz Hoca’yı önceki hafta Can Dündar’ın “Neden” programında izledim. Laf dönüp dolaşıp 2003-2004 darbe girişimlerine gelmişti ki Hoca “Oturup konuşmuş olabilirler” diye girdiği sözden, “bu bir suç değildir” diyerek çıktı. Neticede komutanlar fiilen bir darbe yapmış değillerdi.
Aynı şeyi bir başka “ağır top”un, Hüsamettin Cindoruk’un da savunduğu aklıma gelince işin ciddiyetini anladım. Cindoruk da yine bir televizyon programında (üzerinden bir yıla yakın bin süre geçmiş olmalı), ortada bir fiil olmadığı için (“mesela tanklar çıkartılmış mı sokağa” diye sormuştu lafın burasında) suçun da oluşmadığını savunmuştu.
Yani: Tanklar sokağa çıkana kadar ortada suç yok, dolayısıyla darbecileri yargılayamazsınız. Peki, ne zaman yargılayabilirsiniz? Suç oluştuğunda, yani tanklar sokağa çıktığında, yani darbeden sonra... Yani: Darbecileri hiçbir şart altında yargılayamazsınız. Mantıktaki muhteşemliği görüyor musunuz?
Bakmayın ironik takıldığıma, ben bu çıkışları ciddiye almamız gerektiği kanaatindeyim. Sabih Kanadoğlu, meşhur “367” fantezisini ilk ortaya attığında hepimiz gülüp geçmemiş miydik? Ben önümüzdeki dönemde “darbe girişimi”nin suç teşkil etmeyeceğini va’zeden bazı hukuk yorumlarının zorunlu olarak piyasaya sürüleceğine ve bunun en büyük adayının da Sabih Kanadoğlu olacağına inanıyorum.
Zorunluluk nereden kaynaklanıyor?
Son olarak birkaç cümleyle bu “zorunluluk”un nereden kaynaklandığını izah etmeye çalışacağım...
Geçen hafta kaleme aldığım bir yazıda (“Darbe Günlükleri ve davası: N’olmak ihtimali var?”) özellikle 10. Ergenekon dalgasından sonra iyice öne çıkan bir yaklaşımdan söz etmiştim. Kabaca, “darbeye zemin hazırlayanlar varsa, darbecilerin de olması gerektiğini hatırlatarak bütün bu dalgaların 2003 ve 2004’teki darbe girişimlerinin sorgulanmasına varması gerektiğini savunan” bir yaklaşımdı bu.
Geçenlerde Radikal genel yayın yönetmeni İsmet Berkan da açıkça “darbe çağrısı” yapmanın suç olup olmadığı sorusuna vereceğimiz cevaba göre İlhan Selçuk vb. kişilerin ceza alıp almayacaklarının belirleneceğini yazdı.
“Tankları sokağa salmasalar” da darbe planlayan komutanların; ya da eline hiç silah almamış olsalar da darbe çağrısı yapan bazı “itibarlı” kişilerin suç işlemiş sayılmaları gerektiği görüşü ağırlık kazandıkça, “darbe girişimi ya da çağrısı suç değildir” lobisi sesini yükseltecektir.
Buna hazırlıklı olalım, 367’de olduğu gibi hazırlıksız yakalanmayalım diyorum.
27/1/2009 | Kategori:
kose yazilari
|
Yorum (0) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
Solcu olunca salak olmak da şart mıdır?
Bundan on dört yıl kadar önce, o sıralar yorumculuk yaptığım televizyon kanalındaki haberci arkadaşlar, Uğur Mumcu'nun katilini ortaya çıkardılar! Arabaya bombayı koyan herifi...
Pardon, "iddia olunan" diyecekmişiz bundan böyle... "Sözde Ermeni kırımı" gibi bir şey...
"Sözde katile" yakalanırsa deli numarası yapması öğretilmişti, o da öyle yaptı.
O zamanın başsavcısı, adamı içeri almadı, hayır, tuttu bizim arkadaşları içeri aldı.
Emekli olunca da gitti, bizi hiç şaşırtmayan bir şey yaptı, MHP'ye üye oldu. Fakat oraya da nizam ve intizam vermeye kalkınca, fazla barınamadı partide...
Konu da kapandı. "Sözde katile" ne oldu, öğrenemedik. Umarım geçici bir süre içeri alınan arkadaşlar o günleri anlatırlar da hem biz ayrıntıları hatırlarız, hem de halk öğrenir.
Uğur Mumcu, ölümünün on altıncı yıldönümünde törenlerle anılıyor.
On altı yıldır birçok ahmak da Uğur Mumcu'nun "Atatürkçü olduğu için öldürüldüğünü" sanıyor!
Çünkü katilleri, cinayetin toplumda böyle algılanmasını istemişlerdi... Yazıya oturunca papağan gibi "Emeç, Üçok,
Cömert, Hablemitoğlu, Kışlalı, Mumcu" isimlerini ardarda sıralamayı marifet sanan birçok basın ahmağı da buna farkında olmadan pek güzel çanak tuttu...
Uğur Mumcu, "kontrgerillayı deşifre etmeye çok yaklaştığı" için öldürüldü. Özellikle örgütün uyuşturucu ve silah trafiği üzerinde duruyor, mafya bağlantılarını inceliyordu. 12 Eylül ortamını yaratmak için kurulmuş tezgâhlarda örgütün "öncü parmağını" ortaya çıkarmak üzereydi.
Yani bugünkü "Ergenekon var mı yok mu" tartışmasını daha o zamanlar "aşmıştı", bu da onun sonunu getirdi, alçakça katledildi.
Pardon yahu, "iddia olunan Ergenekon örgütü" diyecektik.
Törenlerle anılıyor. "Atam, izindeyiz" muhabbeti gibi "Mumcu, izindeyiz" nutukları atılıyor.
Sonra da dönüp Ergenekon soruşturması sulandırılmaya, saptırılmaya, küçümsenmeye çalışılıyor.
Hükümete duydukları nefret gözlerini öyle bir karartmış ki, utanç verici saçmalıklar ve aymazlıklar sergiliyorlar.
Patronları ve yöneticileri tarafından hangi çıkar kavgasında kullanıldıklarını da ya görmezden geliyorlar ya da göremeyecek kadar zavallı bunlar.
Atıp tutuyorlar: Yiğidim aslanım, sana söz veriyoruz, yemin ediyoruz, gerekirse gittiğin yolda biz de öleceğiz ama dönmeyeceğiz!
Sonra da hükümete, savcılara, polislere "giydirmece" ... Atatürkçüler baskı altındaymış.
Uğur Mumcu'yu, Atatürkçülük maskesini senin gibilere pek güzel yutturanlar öldürdüler, bre salak!
Pardon, "öyle olduğu iddia olunuyor" diyelim de başımıza dert almayalım.
Faşistlerle ittifak yapmanın ayıbı da solcu bozuntularına yetsin.
Engin ARDIÇ SABAH
25/1/2009 | Kategori:
kose yazilari
|
Yorum (0) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
Mumcu Suikastı'nın perde arkasıyla yüzleşmeye cesaretiniz var mı?
Tamer Korkmaz / Yeni Şafak
Mumcu Suikastı'nın perde arkasıyla yüzleşmeye cesaretiniz var mı?
Dün Uğur Mumcu'nun katledilişinin on altıncı yıldönümüydü. Cumhuriyet gazetesi, tetiği çektirenlerin hala kayıp olduğuna dikkat çekiyordu.
Uğur Mumcu Cinayeti, başından beri defalarca “İslamcılar”ın üzerine yıkılmış; bu süreçte tam sekiz defa “katiller bulunmuş”tu!
Bir başka deyişle, suikastın perde arkası sekiz defa “aydınlatılmak” suretiyle karartılmıştı.
Cinayetin “dinciler”in üzerine yıkılarak “izah” edilmesi gözbağcılığına Cumhuriyet de iştirak etmişti.
24 Ocak 1993'teki Mumcu Cinayeti, Statüko ve destekçileri tarafından ısrarlı bir biçimde “dinci örgütlere” veya “İran bağlantısı”na dayandırılmıştı.
Mumcu'nun cenaze töreni de “muhafazakar kesim aleyhine” devasa bir gösteriye dönüştürülmüştü.
*
Bugün gelinen nokta çok farklıdır:
Statükocuların/laikçi-ulusalcı cephenin Mumcu Suikastı'nın arka planı hakkındaki yıllanmış tezleri çoktan çöpe gitmiş durumdadır.
Tam bu noktada sorulması gereken kritik soru şudur:
Cumhuriyet gazetesinin Mumcu Suikastı'nın perde arkası ile yüzleşmeye cesareti var mı?
İlhan Selçuk'un gazetesi, Ergenekon örgütünün sıkı destekçisidir.
Ergenekon'un üzerine gidilmesinden müthiş rahatsızlık duyuyorlar.
Mumcu Suikastı'nın aydınlatılmasına yarayabilecek bazı ciddi bilgiler ve gelişmelerin Ergenekon Soruşturması kapsamında gün ışığına çıkmaya başladığını hatırlayalım.
Ergenekon iddianamesindeki bir belgede şöyle deniliyor:
“Uğur Mumcu Kuzey Irak'a yollanan seri numaraları silinmiş 100 bin silahın izini sürerken suikasta uğradı…”
O belgede, dönemin Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'in K.Irak'a gönderilen silahlar konusunun takipçisi olduğuna dair bilgilere de yer veriliyor ve Bitlis'in Mumcu'nun öldürülmesinden yirmi beş gün sonra şehit düştüğüne dikkat çekiliyor.
Ayrıca…
Ergenekon tutuklusu Ümit Oğuztan'ın polisteki sorgusunda (2001) “Ergenekon örgütünün Kuzey Irak'taki Kürt yönetimine ve PKK'ya silah sevk ettiği, Mumcu'nun bundan haberdar olduğu ve bu yüzden öldürüldüğü” iddiaları yer alıyor.
*
Ergenekon Davası her geçen gün boyutlanıyor.
Giderek yakın geçmişte Türkiye'yi sarsan kimi suikastların –Mumcu Cinayeti dahil- aydınlatılmasına yarayacak yeni gelişmelerin ortaya çıkabileceğini ve bu suikast dosyalarının davaya eklenebileceğini öngörmek zor değil.
Ergenekon'un medyadaki avukatlarından Cumhuriyet gazetesi Mumcu Suikastı'nın arka planında Ergenekon örgütünün olduğu ispatlandığı vakit ne yapacak, doğrusu çok merak ediyorum.
Cumhuriyet yönetimi, gazetelerinin bombalanması olayının üzerine gitmemeye özen göstermiş ve Danıştay-Ergenekon bağlantısının netleşmesinden de memnun kalmamıştı.
(Danıştay Saldırganı'nın da ısrarla “dinci katil” diye sunulduğunu ancak tetikçinin Ulusalcı/Ergenekoncu olduğunun ortaya çıktığını unutmayalım.)
*
Danıştay Cinayeti ile Mumcu Suikastı'nın akrabalığı daha doğrusu her iki provokasyonun da “aynı gizli mekanizmanın işi” olduğu gerçeği “er ya da geç” ortaya çıkacaktır.
25/1/2009 | Kategori:
kose yazilari
|
Yorum (0) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
Ertuğrul Özkök'e 28 Şubat hatırlatması

Senin linç ettirdiğin liberaller ne olacak?
Birçok şeyden korkan (mesela ‘Yahudi medyası’ diye anılmaktan korkan) Ertuğrul Özkök, Ergenekon davasından da korkuyormuş.
Hançeresini patlatırcasına ‘Çeteler temizlensin’ diye bağırıyormuş.
Fakat, karşısında kendilerine hálá ‘demokrat’, hálá ‘liberal’ demeye utanmayan faşist bir ‘linç mangası’ varmış.
Bunlar, savcıyı bir kenara çekmiş, parmağını Özkök’e uzatarak, ‘Ne duruyorsunuz, onları da içeri alın’ diye bağırıyormuş.
Burada, araya girip, bir iki düzeltme yapmam gerekiyor.
Birincisi, Özkök ne zaman ‘çeteler temizlensin’ diye bağırmış?
Ben hatırlamıyorum.
Birkaç cılız Ergenekon itirazı dışında, onun kaleminden şöyle okkalı bir karşı-çete yazısı okuyamadık...
Bağırdıysa da, demek ki sesi o kadar gür çıkmadı.
Kapatma davası ve Deniz Feneri olayında daha bir kıyıcı, daha bir gürül gürüldü...
Hele, ‘biat medyası’ diye efelenmeleri, Kemalist lince maruz kalmış Atilla Yayla’ya ‘Keşanlı Galileo’ diye güya esprili yüklenmeleri, sol husyesi görevi verdiği ‘terbiyesiz kalem’le birlikte Başbakan’a gürlemeleri, Hilton arazisine imar izni vermeyen siyasileri ‘itin bilmem neresine’ sokmaları...
İstediğinde, pekala ‘gür’ ve ‘gümrah’ olmasını biliyormuş.
Sıra Ergenekon’a gelince neden bağırdığı halde sesini duyuramıyor?
Demek ki bağırmıyor...
Demek ki, ‘bağırmış gibi’ yapmayı tercih ediyor ve bunu yememizi bekliyor.
Biz de inadına yemiyoruz.
Diyoruz ki, ‘Bu kadar bombayı, bu kadar cinayeti, açığa çıkmış bu kadar darbe girişimini niçin sorun yapmıyorsunuz? Bu görevin üzerinizden alınmasını mı bekliyorsunuz?’
İkincisi şu:
Diyor ki Özkök, ‘Bir avuç güya liberal gazeteci, güya aydın, iktidarı ele geçirmiş, entelektüel bir faşist rejimi payidar kılmış. Hava neredeyse 12 Eylül’ün sivil versiyonu... En küçük itirazınızı yazsanız anında sırtınıza ‘Darbeci’ ve ‘Ergenekoncu’ etiketini yapıştıracak.’
Değil misiniz?
Darbeci ve muhtıracı değil misiniz?
28 Şubat’a destek veren, ‘Topyekün savaş’, ‘İşi bu defa silahsız kuvvetler halletsin’, ‘Paşa başkanı hizaya soktu’ manşetlerini atan kimdi?
Karargahta pişen haberleri gazete sayfalarına çakan kimdi?
Onca asparagas, onca karargah çıktısı, kişilik haklarına saldıran onca manipülatif haber kimin eseriydi?
Her şeyin ‘hukuktan ibaret olmadığını’ yazan kimdi?
Kenan Evren’i, ‘kendi halinde yaşlı, sevimli, tonton bir adam’ olarak resmeden kimdi?
Pakistan Yüksek Mahkemesi’nin darbeyi onaylayan kararını, ‘28 Şubat’ın meşruiyet belgesi’ diye yutturan kimdi?
Demek ki, iktidarı ele geçirerek ‘faşist bir rejimi payidar kılan’ güya gazeteci, güya aydın birtakım liberaller, Ergenekon konusunda sesin gür çıkmadığı için seni linç ettirmeye uğraşıyor.
Öyle mi?
Kim bunlar?
İsim ve adres ver, gidip birlikte pataklayalım...
Peki, senin linç ettirdiğin liberaller?
Onlar ne olacak?
Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar, Altan biraderler, Mahir Kaynak ve Mahir Sayın’ı suç örgütlerine hedef gösteren, insan hakları savunucusu Akın Birdal’ın kurşunlanmasına neden olan ‘Andıç’ belgesini Hürriyet gazetesinin manşetine çakan sen değil misin?
Bu ülkeye (ve bazı liberallere) özür borcu yok mu senin?
Hálá çıkıp nasıl konuşabiliyorsun?
Ahmet Kekeç / Star
16/1/2009 | Kategori:
kose yazilari
|
Yorum (0) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
<Önceki Yazılar
|
Sonraki Yazılar>