Darbenin Gizli Emirleri!

Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir tarafından hazırlanan 6 Mayıs 1997 tarihli “Batı Harekat Konsepti” başlıklı gizli belgede “irtica” ile mücadele adı altında yapılması gerekenler anlatılıyor.

[Devamı]

İşte infaz timlerinin lideri!

Silopi ve Cizre'de yapılan kazılardan sonra Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan 8 kişiden bazıları bölgede "Sarı Levent" olarak bilinen...

[Devamı]

İşte infaz timlerinin lideri!

Silopi ve Cizre'de yapılan kazılardan sonra Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan 8 kişiden bazıları bölgede "Sarı Levent" olarak bilinen Levent Ersöz'ün adamı çıktı...

Silopi ve Cizre'de yapılan kazılardan sonra Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınarak İstanbul'a getirilen 8 kişiden bazılarının pişmanlık yasasından yararlanarak ifade vermeye başladığı belirtiliyor. Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde devam eden sorgulamalarda, bölgede "Sarı Levent" olarak bilinen Ergenekon tutuklusu Levent Ersöz'e bağlı timlerden bir olduğu ifade edilen şahıslar, ifade vermek için pazarlık yapıp ve pişmanlık yasasından yararlanmayı garantiye aldıktan sonra konuşmaya başladı.

PKK itirafçısı Abdulkadir Aygan ile Tuncay Güney'in yaptığı açıklamaların ardından başlatılan kazılar nedeniyle gözaltına alınan zanlıların liderliğini eski JİTEM elemanı Koçere Salucin'in yaptığı belirlendi. Koçere Salucin, Hasan Salucin, İzzet Erkan, Ramazan Erkan, Sadık Düzgün, Lokman Gündüz İsmet Tatar ve eski PKK itirafçısı Ramazan Altay İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde sorgulanıyor.

Saluci’nin ifadesi önemli

Zanlılardan bazılarının polise ifade vermeden önce pazarlık yaptığı ve pişmanlık yasasından yararlanma hakkı karşılığında 90'lı yıllarda karıştıkları ve tanık oldukları birçok faili meçhul cinayetle ilgili olarak yer, zaman ve fail belirterek bilgi verdikleri iddia ediliyor. Zanlıların verdiği bu ifadeler doğrultusunda bölgede önümüzdeki günlerde yeni kazılarında yapılabileceği bildiriliyor.

Zanlılar arasında özellikle, emekli tuğgeneral Levent Ersöz'ün adamı olarak bilinen Koçere Salucin'in ifadesinin çok önemli olduğu ifade ediliyor. Akaryakıt istasyonu işlettiği öğrenilen Salucin'in ifadesi ile soruşturmanın çok önemli isimlere kadar uzanabileceği ifade iddia ediliyor. Soruşturma kapsamında aranan Cizre eski Belediye Başkanı ve eski korucu başı Kamil Atak'ın ise Irak üzerinden Amerika'ya kaçtığı iddia ediliyor. TSK üstün başarı ve hizmet ödülü sahibi olan Atak, birçok faili meçhul cinayetle suçlanıyor.

Bugün

21/3/2009 | Kategori: Ergenekon | Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

İkinci 28 Şubat 9 Mart’tan sonra!

Talat Atilla/Güneş


İkinci 28 Şubat 9 Mart’tan sonra!

Maliye Bakanlığı’nın Doğan Grubu’na kestiği 826 milyon ceza sonrasında Başbakan Erdoğan ve Aydın Doğan arasındaki gerilim doruk noktasına çıktı. Doğan Grubu hem televizyonlarında, hem de gazetelerinde AK Parti’ye olan muhalefet profilini arttırdı. AK Parti’nin yerel seçim adaylarına karşı da soğukkanlılığını yitiren Doğan Grubu’nun 9 Mart’tan sonra çok daha ağır yayınlar yapacağına dair bilgiler geldi kulağıma. Neden 9 Mart’tan sonra sorusunun cevabını ben de sizler gibi merak ettim; şu bilgileri öğrendim;

Doğan Grubu geçmişte AK Parti’yi iktidara getiren ana unsurun yerel seçimlerdeki zaferi olduğunu biliyor. Bu yüzden “Madem belediyelerle geldiler, belediyelerle de gitsinler” yaklaşımı hâkim Doğan Grubu’nda…

 

Özellikle AK Parti’nin İstanbul ve Ankara Belediyelerinin AK Parti’nin elinden düşmesini istiyorlar. Kadir Topbaş ve Melih Gökçek 9 Mart’tan sonra Doğan Grubu’nun hedef listesinin başında olacak. Doğan Grubu’nun 9 mart tarihini seçmesinin psikolojik alt yapısını ise seçmenin balık hafızalı olduğu yönündeki değerlendirmeleri yatıyor. Doğan Grubu’na göre daha erken yapılan yayınlar bir süre sonra seçmenin belleğinden silinir, yerel seçime yakın yapılan yayınlar hafızada diri kalacağı için seçmen etkilenebilir. Doğan Grubu’nun muhtemel sert yayınlarında önceliği yolsuzluk dosyalarına vereceği öne sürülüyor. Hatırlanacağı gibi geçmiş 28 Şubat’ta ana konu irticaydı

3/3/2009 | Kategori: haber | Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

İşte darbenin gizli emirleri!

Bundan 12 yıl önce, 28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulu toplantısında irtica ile mücadele kapsamında 18 maddelik kararlar alınmış ve tarihe “postmodern darbe” olarak geçen bu süreçle ilgili olarak Taraf, 28 Şubat süreciyle ilgili bugüne kadar kamuoyuna yansımayan çok önemli bir belgeye ulaştı. Elimizdeki belge 28 Şubat sürecinin en önemli aktörlerinden biri olan dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir’in imzasını taşıyor. 6 Mayıs 1997 tarihli “Gizli” damgalı 12 sayfalık rapor, 28 şubatın yol haritası niteliği taşıyan karar ve emirlerden oluşuyor. Bu raporun yanı sıra başta Jandarma Genel Komutanlığı olmak üzere Genel Kurmay Başkanlığı içerisindeki birçok birim arasındaki “Gizli” damgalı yazışmalara ve belgelere de ulaştık.

“Zamanında harekete geçilmesi...”
28 şubat sürecinin yol haritasının belirlendiği ve kamuoyuna ilk kez yansıyan belgelerde, Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde Batı Çalışma Grubu Rapor Sistemi’nin oluşturulduğu ve Batı Harekat Konsepti’nin yayımlandığı belirtilip, Türkiye genelinde “Her türlü gelişmenin sürekli takip edilerek ilgili makamların zamanında harekete geçirilmesi” “sorumluluk bölgesi ayrımı gözetilmeksizin” isteniyor. Kişilerin, kurumların, ticari firmaların, kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanların fişlenmesinin istendiği belgede, “Jandarma Genel Komutanlığı’nın yurdun en ücra köşesine kadar ulaşan yaygın teşkilat yapısı ve vatandaşlarla olan ilişkileri nedeniyle her türlü gelişmeyi anında tespit edebilecek imkanlara sahip olduğuna” da vurgu yapılıp, jandarmanın nasıl bir yol izleyeceği de anlatılıyor.
İşte 28 şubat sürecinin perde arkasına ışık tutacak, irtica ile mücadele yöntemlerin anlatıldığı, o dönem basında çıkan pompalı silahlar başta olmak üzere kuran kursları başta olmak üzere, sekiz yıllık eğitim kararlarına giden süreçle ilgili resmi raporlardan çarpıcı satır başları...

Darbenin ‘gizli’ emirleri
Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir tarafından hazırlanan 6 Mayıs 1997 tarihli “Batı Harekat Konsepti” başlıklı 12 sayfadan oluşan gizli belgede “irtica” ile mücadele adı altında yapılması gerekenler ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. Sivil toplum örgütleri, aydınlar ve Atatürkçü çizgideki kurum ve kuruluşların mücadeleye ortak edilmesi istenen belgedeki ayrıntılar 28 Şubat dönemine ışık tutuyor. Belgenin “Mücadele Esasları” başlıklı bölümünde şu maddeler dikkat çekiyor:

Mücadele zarureti doğmuş
Türkiye Cumhuriyetinin üniter yapısına, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne yönelen terör tehdidi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin başarı ile sürdürdüğü iç güvenlik harekatı sonucu büyük çapta etkisiz hale getirilmiş ve terörist gruplar baskı altına alınmış, buna karşılık devletin laik ve demokratik yapısını hedef alan irticai faaliyetler ciddi bir tehdit oluşturmaya başlamış ve terörle mücadelede olduğu gibi bu tehdide de Türk Silahlı Kuvvetlerinin birinci önceliği vererek bilinçli ve kararlı bir mücadele başlatma ve ısrarla sürdürme zarureti doğmuştur.

Köklü tedbirler
İrticai faaliyetlerinin daha fazla gelişmesini önlemek ve ulaştığı bu seviyeden daha alt seviyelere çekerek Cumhuriyetin temel nitelikleri olan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olma özelliklerini ilelebet muhafaza etmek maksadıyla, köklü tedbirler alınmasına ihtiyaç duyulmuştur.

TSK polemiğe girmesin
Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye Cumhuriyetinin temel niteliklerini koruma ve kollama yükümlülüğünün bilincinde olarak, siyasi çatışma ve polemiklerin üstünde kalmak suretiyle yüce Türk milletinin büyük çoğunlugunun beklentileri ve duyarlığı paralelinde, bütün ağırlığını irticanın daha fazla mesafe katetmesini önlemede kullanılacaktır.

Aydınlar göreve
Türk aydının halktan kopukluğuna karşılık din elitinin halkla yakınlığıda İslam hareketinin güç kazanmasında önemli bir etkendir. Laik aydınların halkla paylaşılacak ortam temalar bulması, yakınlaşması ve onun hizmetinde olduğunu hissettirmesi son derece önemlidir. Şüphesizki eğitimdeki atılımlar, fikri paylaşımı ve dolayısıyla bütünleşmeyi hızlandıracak ve Türk insanının bu milletin ferdi olmaktan onur duymasını kolaylaştıracak bir yoldur.

Lâik kesim aymazlık içinde
Ülkenin sürüklendiği karanlığı gören laik kesim Türk Silahlı Kuvvetlerinin varlığından ve bir gün mutlaka bu gidişata dur diyeceğinden emin olmanın rahatlığı ve aymazlığı içindedirler. Türk toplumuna bir taraftan TSK’nın anayasa ve kanunlarla kendisine verilen Türkiye Cumhuriyetini koruma ve kollama görevini yapacağını doğal bir şekilde izah ederken, diğer tarafdan özellikle irtica  ile mücadeleye TSK’nın siyasi polemiklerin içine çekmenin sakıncaları hatırlatılmalıdır.

Psikolojik harekât
İrtica ve mücadelede kullanılacak en güçlü öğe psikolojik harekettir. Batı çalışma gruplarından ve konuyla ilgili görevlerde çalıştırılacak personelin bir plan dahilinde Psikolojik Hareket Kursu’ndan geçirilmeleri sağlanmalıdır. İrticai görüş yanlısı basın ve yayın organları ile irticai görüşü benimsenmiş şahıslar her platformda Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve ebedi önderimiz Atatürk’ün dine karşı olduğu temasını işlemekle ve halkımızın nazarında Atatürk’ü ve Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmak için korkunç bir psikolojik hareket icra etmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Türk milletinin bağrından çıktığı kesinlikle dinsiz olmadığı gibi, dini inançların korunmasına ve en iyi şekilde yaşanmasına hizmet ettikleri gerçeği daima göz önünde bulundurulacaktır.

28/2/2009 | Kategori: Ergenekon | Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

İrtica geliyor naraları soygun planı mıydı?

Ahmet Altan / Taraf

Darbeler ve alçaklıklar

Ben bütün askerî darbelerin alçakça olduğuna inanırım.
Toplumun kendilerine bambaşka amaçlarla emanet ettiği silahları o topluma karşı çevirip kendi çıkarları ve iktidarları için kullananlar, yaptıkları alçaklığı ve işledikleri suçu saklayabilmek için elbette kendilerine müttefikler ararlar.
O müttefiklerle birlikte darbenin zeminini hazırlarlar.
Biz bugün 28 Şubat’ın gizli belgelerini yayınlıyoruz.
Medyanın nasıl kullanıldığını, toplumun nasıl kandırıldığını bu belgelerle göreceksiniz.
O korkunç dönemi yaşayanlar, hemen her gece televizyonlarda siyahlar giymiş, sarıklı, külahlı bir kalabalığı gördüklerini hatırlarlar.
Ertesi gün gazeteler o “siyahlıların” resimlerini yayımlardı.
Kendilerine Aczmendi denilen yaklaşık yüz kişilik bir grup şehir şehir dolaşırdı.
Bütün ülkede “irtica” yayılıyormuş havası estirilirdi.
Şimdi bu belgeleri okuduğunuzda, medyanın o Aczmendi grubunu askerlerin talimatıyla gösterdiğini göreceksiniz.
Talimat çok açık:
“Aczmendiler gündemde tutulacak.”
Aynı talimatın bir sonraki cümlesi de şöyle:
“Üfürükçüler de gündemde tutulacak.”
Daha geçenlerde “captagon” imal etmekten tutuklanan biri o dönemler “üfürükçü” kadrosundan gelmişti televizyonlara.
Ayinler yönetiyor, kadınlara tuhaf şeyler yapıyor ve bütün bunlar “bilinmeyen” biri tarafından kameralara kaydedilip yayınlanıyordu.
İki üfürükçü, yüz Aczmendi ve “işbirlikçi” bir medya ile biz 28 Şubat’a geldik.
Medya öylesine sefil bir haldeydi ki “andıçlarla” kendi meslektaşlarının bile hayatlarına kastetti.
Birçok gazeteci o andıç yüzünden işini kaybetti.
Akın Birdal silahlı saldırıya uğradı.
Birkaç general iktidar olacak diye insanların gelecekleri tehlikeye atıldı.
Bu belgeler bize generallerin “insanları” kullanmak için sınır tanımadığını da anlatıyor.
Subay eşi olan öğretmenlerin “kursları, okulları” denetlemesi de verilen talimatlar arasında.
Öğretmenlik gibi bir mesleği “ajanlığa” çevirme emri veriliyor.
Ajan olmayı kabul eden bir öğretmenin ruhunun nasıl çürüyeceği, bu çürümenin onun okuttuğu genç kuşaklara nasıl yansıyacağı umurlarında bile değil.
Onlar topluma bir “irtica” tablosu göstermeyi amaçlıyorlardı.
Böyle bir tabloyu da gösterdiler.
28 Şubat’ın bu toplum için hâlâ önemini korumasının en önemli nedeni, bu “irtica” oyununu oynamak isteyen general türünün varlığını bugün de sürdürmesi.
Darbe hazırladığı anlaşılan Ergenekon sanığı bir generalin “lahikalarını” da yayınladık biz.
“28 Şubat gerekirse bin yıl sürecek” diyen eski bir genelkurmay başkanının bu sözleri, o “tür” generallerin iktidara nasıl doyamadığını da ortaya koyuyor zaten.
Hiç unutmayın.
“İrticayı önlemek için” darbe yaptıklarını söyleyen bu generallerin döneminde Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük banka soygunları gerçekleşti.
Askerlerle anlaşanların kendi bankalarını soymalarına, halkın paralarını zimmetlerine geçirmelerine izin verildi.
“İrtica geliyor” naralarının ardında nasıl bir “soygun planı” olduğunu biz daha sonra öğrendik.
Darbeye yardım eden gazete patronlarının nasıl zengin edildiğini daha sonra gördük.
“İrtica” lafıyla oluşturulan sis bombalarının dumanları ardında soygun planları vardı.
Bu ülkeyi, bu halkı silah zoruyla soydular.
28 Şubat generallerinin hiç biri, kendi iktidarlarında nasıl o kadar çok banka soygunu gerçekleştiğini açıklamadılar.
O konuya değinmediler bile.
“Biz postmodern darbe yaptık” diye bir de böbürlendiler.
Darbe yapmak alçakça bir iştir.
Ama daha önemlisi darbe yapmak, darbe planlamak ağır bir suçtur.
Bu generaller, bu ülkede darbecilerin asla yargılanmayacağına böylesine emin oldukları için bu kadar yüzsüzce işlere bulaşıp, böylesine utanmazca demeçler verebildiler.
Daha iki yıl önce ordu, halkın oylarıyla iktidara gelmiş hükümete “muhtıra” vererek suç işledi.
Hiçbir general yargılandı mı?
Hayır.
Generallerin, kendilerini “halkın iradesinden ve hukuktan” daha yukarda sanmalarındaki yanılgı artık oradan kaldırılmalı.
Generallerin aklından bu “müdahale” fikrini çıkartıp atmalı.
Orduyu, ait olduğu yere, kışlasına geri göndermeli.
Bunun için ilk bakılacak ve düzeltilecek kurum medyadır.
Çünkü darbeler “medyanın” yardımıyla yapılıyor.
Ortamı, bu belgelerden de göreceğiniz gibi, ordunun talimatıyla medya hazırlıyor.
“Ayışığı ve Sarıkız” operasyonlarında, cumhurbaşkanlığı seçiminde, türban meselesinde medya aynı oyunu gene oynadı.
Türkiye’nin değiştiğini fark edemediler.
Niye başarısız olduklarını hâlâ anlayamıyorlar, hâlâ aynı oyunları oynamaya çalışıyorlar.
Bu belgeleri iyi okuyun.
Ve medyaya iyi bakın.
“28 Şubat’ın bin sene sürmesini” isteyenlerin neler yaptıklarını anlayacaksınız.

28/2/2009 | Kategori: kose yazilari | Yorum (1) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

'33 şehit haberi' nasıl Londra'dan geldi?

Yiğit Bulut / Vatan

Biraz sonra okuyacağınız olayı daha önce BOTAŞ’ta o dönem görev yapan “üst düzey bir isimden” dinledim ve son olarak “okuduğum kitapta” bu detaylara değinilince, “yazmaya” karar verdim!

Bana olayı “gün ışığı görmediği şekilde” aktaran kişi, şu an “sektörde” çalıştığı için adını yazmayacağım. Petrol şirketlerinin baskısı altında kalabilir. Ama size şunu söyleyeceğim; bana inanıyorsanız; olay maalesef “tamamen doğru” ve Türkiye adına “düşündürücü”.

Peki olay ne? Hangi kitapta bahsediliyor?

Ne yaşandığını “Hazar’ın Kanı-Orta Asya’nın Petrolle Yazılan Tarihi” kitabında Yunus Şen de ele almış ve oldukça detaylı aktarmış. Konuyu “Yunus’un yazdığı cümleler” ile size aktarıp, sonunda çok önemli bir detay ile bitireceğim...

Kitaptan alıntı ile olayı aktarıyorum; “...Bakü-Ceyhan boru hattının Türkiye topraklarındaki rotasında inceleme yapılacaktı. Bunun için Batılı şirketler, Azeri ve Türk petrolcülerinden 9 kişilik bir ekip oluşturulmuştu...İnceleme gezisi, boru hattının birleşeceği Kerkük-Yumurtalık hattının Midyat’taki pompa istasyonundan başlayacaktı... BOTAŞ ev sahibi olarak her şeyi planlamıştı... Akşam saatlerinde herkes odasına çekilmişti. Saat 17:30 sıralarında BOTAŞ Genel Müdürü Mete Göknel’in kapısı çalındı. Kapıyı çalan BP temsilcisi Dave Weatherhead’ti... BP temsilcisi elinde bir faks tutuyordu, “biz Batman’a gidemiyoruz” dedi... Göknel, “neden, ne oldu” diye sordu. “Londra’dan bu faks gelmiş. Buyurun, siz de bakın. Bölgede çatışma çıkmış, 33 asker ölmüş”... Çatışma haberi Göknel’i çok şaşırttı. PKK ateşkes ilan ettiği için bölge çok sakindi. Hemen televizyonu açtı, böyle bir haber yoktu. Ankara’yı aradı, bilen yoktu. Anadolu Ajansı’nda’da yarım saat sonra dahi böyle bir bilgi yoktu...Türkiye’de medya kuruluşlarının daha haberi olmadan, İngiltere’deki BP merkezi, PKK’nın 33 askerimizi şehit ettiğini duymuştu!! PKK’nın rotası ile petrolün rotası aynıydı... Bakü-Ceyhan hattının rotası açıklandıktan sonra PKK’nın eylemleri daha kuzeye kaydı. Hattın rotası üzerinde daha önce sakin olan yerlere PKK sık sık saldırılar düzenledi... PKK lideri Öcalan, Bekaa Vadisi’nde, bazı Yunan milletvekillerini kabul etmiş ve onlara Bakü-Ceyhan boru hattının haritası üzerinde bazı yerleri gösterirken fotoğraflanmıştı... PKK’nın eylemleri artınca, BP şirketi, Türkiye’de gün gün nerede, ne tür eylemin olduğunu gösteren haritalar hazırladı ve bu haritalar petrol şirketlerinde elden ele dolaştı...”

Evet, Yunus Şen’in yazdıkları aynen böyle. Çok yerinde ve cesur tespitler, kendisini tebrik etmek istiyorum...

Şimdi bana anlatılanları da ekleyelim ve soralım; Bakü-Ceyhan hattının yani Azeri petrolünün “akışının” Türkiye üzerinden olmasını engellemek isteyen Avrupa Birliği ve başta İngiliz şirketleri, “bu haberi” nasıl herkesten önce duydular? Acaba “olay olmadan mı” istihbarat aldılar! Tam “hat ile ilgili” karar gününde “PKK neden Elazığ-Bingöl karayolunu” kesti ve 33 askerimize bütün gücüyle saldırdı? Karşılığında kimler, PKK’ya ne vaat etmişti? Ve en önemlisi “PKK neden hep boru hattı boyunca” saldırılarını arttırdı? Sevgili dostlar, Türkiye “bu soruları” çok ama çok düşünmeli! Ben cevaplarını biliyorum ve “yazılabileceğim kadar da açık” yazdım! Bir saldırıyı “olmadan” kim bilebilir!

23/2/2009 | Kategori: kose yazilari | Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Derin CHP, derin sıkıntı...




Derin CHP, derin sıkıntı...

Gazeteci Fatih Çekirge, bugünkü Hürriyet’teki köşesinde “CHP’de derin sıkıntı” başlığı altında, Önder Sav ve Mustafa Özyürek’e hitaben “sizin için bakın neler diyorlar” diye yazmış…

 

Çekirge’nin gözlemlerine göre Sav ve Özyürek’e neler deniyormuş:

-Politbüro üyeleri.
-Yerel siyasetin önünü Ankara’dan tıkıyorlar.
-Tanımadıkları adayları teşkilatlara ve halka rağmen atıyorlar.
-Listeleri kapalı kapılar ardında hazırlıyorlar.
-Hiçbir yeniliğe açık değiller.
-Genel merkezden dışarı çıkmıyorlar.
-CHP’yi “devlet dairesi” gibi yönetiyorlar.
-Kürt meselesinden kaçıyorlar.
-Enerjileri tükenmiş, 40 yıl öncesinin zihniyetiyle siyaset yapıyorlar. Zaman tünelindeler.
-Halktan kopuklar.

 

Bu eleştiriler, tespitler, sanıldığı gibi sadece rakip parti yöneticilerinden mi geliyor sanıyorsunuz? Hayır. Çekirge’nin de dikkat çektiği gibi, çoğunlukla CHP teşkilatlarından gelen eleştiriler bunlar.

Fatih Çekirge, Önder Sav ve Mustafa Özyürek’e, “bunları sizin için söylüyorlar, neden cevap vermiyorsunuz” demeye getiriyor, “neden kulak tıkıyorsunuz, merak ediyorum” diyor.

 

Sav ve Özyürek, Çekirge’nin bu merakını giderir mi acaba? Eğer buna tevessül ederlerse ne diyebilirler?

 

Söylemeleri en muhtemel cevap, şu olabilir: “Kardeşim bu saydıklarının bizimle ne alakası var? Bizden önceki CHP yöneticileri farklı mıydı? Biz, partinin siyaseti, zihniyeti neyse, onu sürdürmeye çalışıyoruz. Biz bu 80 yıllık zihniyeti bir kenara bırakıp başka türlü yöneticilik mi yapalım yani? Mümkün mü bu?”

 

Değil. Çünkü sorun Sav ve Özyürek’in kişiliklerinden, siyaset anlayışlarından çok “politbüro” zihniyetiyle ilgili bir sorun.

 

Bu zihniyet değişmedikten sonra, Sav, Özyürek, Sevigen isimleri değişir; ama yerlerine gelen isimler sadece adları itibarıyla “yeni” olurlar…

 

Malum; devlet dairelerinde işlerin yürümesi esastır. Müdür ve memurların “kendilerine has” bir tarzları olması, söz konusu bile olamaz…

 

www.iyibilgi.com

23/2/2009 | Kategori: haber | Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Aydın Doğan'a İki Zor Soru

http://s.aktifhaber.com/images/news/37120.jpg

Doğan Grubu’nun sahiplerinin, yöneticilerinin, yazarlarının çoğunun ortak feryatlarından canlarının nasıl acıdığı görülüyor.

Bu gelişmeleri “medyanın cezalandırılması” olarak değerlendiriyorlar.

Eğer izin verirse benim Aydın Doğan’a iki sorum var.

Birincisi, sahip olduğu gazetelere ve televizyonlara gerçekten “medya” denilebilir mi yoksa onlar iktidar oyununda rol alan “siyasi organizmalar” mı?

Aydın Doğan yıllardan beri medyanın içinde, gazetecilik ölçülerine artık vakıftır.

367 rezaletinde, cumhurbaşkanlığı seçiminde, türban olayında, ordunun 27 Nisan muhtırasında Hürriyet gazetesi bir gazete gibi mi yoksa “gizli bir iktidarın” aracı gibi mi davrandı?

Ergenekon çetesini, Aktütün skandalını, Karamehmet’in Jandarmayla ilişkilerini “haber” saymayan bir medya yeryüzünde var mıdır?

Gezdiği ülkelerde bu haberleri “haber” saymayan “medyaya” rastladı mı?

Gerçek haberleri saklayan, hukuk dışı uygulamaları sonuna kadar destekleyen yayın organlarına “medya” diyebilir miyiz?

Sadece yayın yapmak “medya” olmaya yetiyorsa, internet sitesinden yayın yapan Genelkurmay da “medya” tanımına girer mi?

Bunlar gazetecilikle ilgili sorular.

Bir de daha insani bir sorum var.

Aydın Doğan’ın bu son ceza nedeniyle acı çektiği açıkça anlaşılıyor.

Sezebildiğim kadarıyla sadece öylesine büyük bir miktarı ödemek zorunda kalmaktan değil bir de “vergi kaçakçısı” ilan edilmekten acı çekiyor.

Haksızlığa uğradığına inanıyor.

Benim sorum şu.

Haksızlığa uğramanın ne demek olduğunu şimdi anladınız mı?

Bu haksızlık karşısında bütün gazetelerin sizi desteklemesini, size yardım etmesini istiyorsunuz.

Sizin gazeteleriniz haksızlara yardım etti mi?

Yoksa insanlara haksızlık mı etti?

Bakın dün gelen iki mektuptan kısa iki alıntı yapacağım.

Birincisi lise üçe giden bir Türk öğrenci.

Mealen diyor ki, “annem bir daha Kürtleri savunursan senin annen olmayacağım diyor, Kürt meselesinden söz etmemi istemiyor.”

İkincisi bir Kürt gencinden.

“Annemle sohbet ettiğimde başlıyor anlatmaya... Geçmişte olup bitmişleri bir bir anlatıyor... O anlattıkça bende bir öfke, bir sinir ortaya çıkıyor... Gerçekten burada anlatmaya başlarsam belki inanması güç şeyler duyarsınız.”

Bir Türk, biri Kürt iki anne.

Ve, oğullarını iki düşman gibi yetiştiriyorlar.

Çocuklarını böyle yetiştirebilmeleri için ikisinin de çok acı çekmiş olması gerekir.

Bu annelerin, bu çocukların acı çekmesinde Doğan “medyasının” hiç rolü olmadı mı?

Öylesine asker ve savaş yanlısı yayınlar, bu ülkenin insanlarının ruhsal dengelerinin bozulmasına hiç katkı yapmadı mı?

Bu ülkede düşmanlıkları körükleyen, savaşı yücelten yayınların annelerle çocukları nasıl etkilediğini sanıyorsunuz?

Ölen onca Türk ve Kürt gencin hayatını kaybetmesinde gazetelerin hiç mi vebali yok?

Bu ülkede insanlar haksızlıklara uğruyor.

Siz haksızlığa uğradığınıza inandığınızda diğer gazetelerin yardımını istiyorsunuz.

Sesinizin duyulmasını istiyorsunuz.

Üstelik sizin, sesinizin duyulmasına yardım edecek onca yayın organınız, onca yazarınız var.

Bunlara sahip olmayan insanlar haksızlığa uğradığında sizin gazeteleriniz ne yapıyor?

Okul kapılarından döndürülen türbanlı kızların, yollardan çevrilip ellerinde taş izi var diye tutuklanan Kürt çocuklarının, hapislere atılan solcuların, hakları verilmeyen Alevilerin, susturulmak istenen demokratların neler hissetmiş olduğunu şimdi fark edebiliyor musunuz?

Onlar da aynı isyanı hissetti.

Ve, onların “medyası” yoktu.

Aydın Doğan’ın bu son olayda bir haksızlığa uğradığını sanıyorum, onun haksızlığa uğradığına yüzde yüz emin olursak bu haksızlığın ortaya çıkması için elimizden geleni yaparız.

Umarım, Aydın Doğan’ın “medyası” da bundan sonra haksızlık yapmak yerine haksızlığa uğrayan insanları korumanın daha “saygıdeğer” bir iş olduğunu öğrenir.

21/2/2009 | Kategori: kose yazilari | Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Abdülhamid hakkında bilinen 10 yanlış

http://image.haber7.com/haber/haber7/photos/127220090118060341279.jpg

1. Kızıl Sultandı: Bu iddia, Albert Vandal adlı bir Fransız yazar tarafından ortaya atılmıştı. Atılış sebebi de, Abdülhamid'in Ermeni isyanlarını bastırtmış olmasıdır. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa kamuoyunda Abdülhamid'in kan dökücü bir padişah olduğu propagandası başlatıldı. İşte "Kızıl", yani kan döken Sultan lakabı bu sırada asıldı boynuna. Hadi Ermenilerin böyle demesini anladık; iyi ama bir tekini bile idam ettirmemiş olan Abdülhamid'e Jön Türkler neden "Kızıl Sultan" dediler? 1915'te yüzbinlerce Ermeni'yi tehcir ettirecek olanlar, 25 yıl önce Ermeni propaganda ordusunun neferleri olmakta sakınca görmemişlerdi.

2. Meşrutiyet düşmanıydı: 93 Harbi'nde Osmanlı topraklarının üçte biri kaybedilmişti. Bu çapta bir toprak kaybı karşısında meclisteki farklı milliyetlere mensup üyeler paniğe kapılmış, her biri kendi milletinin topraklarını kurtarma telaşına düşmüştü. Birleştirici olacağı ümidiyle kurulan meclis, tam tersine bölücü bir meclis olmuştu. İki seçenek vardı: Ya parçalanmaya seyirci kalmak ama meşrutiyetten taviz vermemek ya da meşrutiyeti askıya almak ama ülkeyi parçalanmaktan kurtarmak. Abdülhamid ikincisini seçti ki, aynı durumda devlet refleksi zaten başkasını yapmasına müsaade etmezdi.

3. Milleti cahil bıraktı: Bilinenin aksine, Osmanlı tarihinin en canlı eğitim hamlesi, Abdülhamid dönemine rastlar. Sevan Nişanyan'ın hesaplamalarına göre Türkiye, Abdülhamid dönemiyle kıyaslanabilecek bir okullaşma düzeyine yeniden ancak 1950'li yıllarda ulaşabilmiştir. Mesela 1895'te TC sınırlarına tekabül eden bölgede bine yakın (835) ortaokul ve lise bulunuyorken 1923'te bu sayı 95'e düşmüştür. 1895'teki yüz bine yakın öğrenci sayısı (97.837), 1950-51 sezonunda aşağı yukarı aynı seviyede seyretmektedir (90.356). Öncesiyle kıyasladığımızda Abdülhamid dönemindeki eğitim patlaması daha görünür hale gelir. Tahta geçtiği yıl 250 olan rüşdiye sayısı 1909'da 900'e, 6 olan idadi sayısı 109'a çıkmıştır. 1877'de İstanbul'da sadece 200 tane modern ilkokul varken 1905'te 9 bine çıkmıştı. Her yıl ortalama 400 ilkokul açılmıştır ki, bu, Cumhuriyet döneminde bile kırılamamış bir rekordur.  

4. Denizciliğe düşmandı: Abdülaziz döneminde dünyanın 3. büyük deniz gücü olmuştuk ama bu donanmanın sadece yıllık boya parası bile Denizcilik Bakanlığı'nın bütçesini aşıyordu! Abdülhamid "karacı" idi, kabul. Ama Atatürk de, İnönü de karacı idi. Demek ki, Türkiye'nin etrafı denizlerle çevrili bile olsa böylesine büyük bir deniz gücünü besleyebilecek ekonomik altyapısı mevcut değildi. Savaş gemisi alıp yeniden dışarıya bağımlı kalmaktansa Abdülhamid tercihini kara ve demiryollarından yana kullandı. İttihatçılar da, Atatürk de, İnönü de demiryoluna öncelik vermediler mi?

5. Keyfî sansür uyguladı: Sansürün elbette savunulacak tarafı yok. Ancak PKK ile mücadele döneminde basının nasıl ağır bir sansür altında çalıştığını unutmadık. Sansür vardı, evet. Fakat siyasi konulara girilmemesi aynı zamanda edebiyatımızın görkemli eserlerinin ortaya çıkması gibi hayırlı bir sonuç da vermemiş midir? Hem Takrir-i Sükûn döneminde uygulanan "cellat sansürü"yle hiç mi hiç kıyaslanamaz Abdülhamid'inki.

6. Hafiye teşkilatı zararlıydı: Hafiye teşkilatının topluma nefes aldırmadığını iddia edenler, aksi halde ne yapılması gerektiğini de söylemelidirler. Meydanı İngiliz, Rus, Fransız ajanlarına mı bırakmalıydı? Hafiyesiz, ajansız, casussuz bir devlet olur mu? Unutmayalım ki, Fransa'nın İstanbul büyükelçisi, Abdülhamid'in tahta geçtiği yıl sokaklarda Fransız Kralı'nın posterlerinin Ermeni hamalları tarafından satıldığını yazıyordu. Devlet Londra, Paris ve Petersburg'dan yönetiliyor, "Hasta Adam"ın kimin kucağında öleceği tartışılıyordu. Abdülhamid, iktidarın dizginlerine asılabilmek için hafiye teşkilatını kurmak zorundaydı. Elbette suistimaller olmuştur ama yakınlarından biliyoruz ki, Sultan her jurnali okuyor ama mutlaka yazanın adam olma niteliğine göre değerlendirmeye tabi tutuyordu.

7. Despottu: 'İstibdad' kelimesini 'despotizm' diye çevirmek yanlıştır. Hele totalitarizm hiç değil. Kaldı ki, İslam siyaset düşüncesinde "istibdâd" meşru yönetim şekillerindendi. Mesela İbn Haldun 'istibdâd'ı tek adam yönetimi, yani otokrasi anlamında kullanır ve meşru yönetim şekillerinden biri kabul eder. Kaldı ki, önüne gelen idam cezalarını sürekli affeden birinin istibdâdın yetkilerini hangi yönde kullandığını da pekala görmüş oluyoruz.  

8. 31 Mart'ı tertiplemişti: 31 Mart isyanında en ufak bir katkısının olmadığı kesin olarak ortaya çıktığı halde asırlık İttihatçı propagandanın etkisi hâlâ sürüyor. İsyanı araştırma komisyonu başkanı Yusuf Kemal [Tengirşenk], 31 Mart'ın Abdülhamid'in eseri olmayıp İttihatçılara karşı yabancı casus şebekeleri ile mürtecilerin teşebbüsleri olduğunu yazmıştır. Rıza Tevfik ise mahkemede şunları söylemiştir: 31 Mart uydurma ihtilali hazırlandığı zaman ben Talat Bey'e beyhude yere kardeş kanı dökülmesinin büyük bir cinayet olduğunu anlattım. Aldığım cevap şu oldu: "Ne yapalım, Cemiyetin paraya ihtiyacı var, bunu da ancak Yıldız Sarayı'nın hazinesi karşılayabilir."

9. Hamidiye Alayları gereksizdi: Hamidiye Alayları şunlara yaramıştı: 1. Askerlik yapmayan Kürtlerle kolluk kuvveti eksikliği giderildi. 2. Rus istilasına karşı caydırıcı oldu. 3. Kürtler ve konar göçerlerin dış güçlerce kullanılmasına engel oldu. 4. Aşiretlerin yerleşik hayata geçmelerini hızlandırdı. 5. Çocuklar İstanbul'daki Aşiret Mektebi'nde eğitilerek Osmanlılık bilinci edindiler. 6. Aşiret kavgalarının önüne geçildi. 7. Sükûnet sağlanınca Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun imarına çalışıldı...

10. Korkaktı: Namık Kemal'in oğlu Ali Ekrem Bey'in dediği gibi "Abdülhamid'in korkak olduğunu sananlar yanılırlar. Korkak olmak şöyle dursun, tam tersine cesurdu." Dolmabahçe Sarayı'ndaki bir bayramlaşma sırasında deprem olmuş ve tavana asılı 1,5 tonluk bir avize yere düşmüştü. O kargaşalıkta salonda kılı kıpırdamayan tek kişi, Abdülhamid'di. Keza yanı başında bomba patlarken bile metanetini yitirmemiş, öğleden sonra elçilerle mutad görüşmelerini dahi aksatmamıştı. Kızı Ayşe Sultan'a söyledikleri karakterini iyi özetler: "Kalbimde yalnız Allah korkusu vardır. Bir hadise olmadan evvel onu önlemek için telaş ederim. Ama tehlikenin içinde bunduğumu hissedersem icabında ateşe atılmaktan bile çekinmem."

İçimden bir ses, "Kurtlarla Dans"ın devamını yazmam gerektiğini söylüyor.

m.armagan@zaman.com.tr

Zaman-Pazar

15/2/2009 | Kategori: kose yazilari | Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Türkiye'yi rejim tehdidiyle korkutuyorlar!

Türkiye'nin artık kabuk değiştirdiğini söyleyen işadamı İshak Alaton, Türkiye'ye İslami rejim getirileceği düşüncelerine katılmadığını söyledi. Alaton,"Bunu bir korkuluk olarak kullanıyorlar" dedi...

Türkiye'deki Yahudi cemaatinin önde gelen işadamlarından olan İshak Alaton, Amerikan New York Time gazetesine özel bir röportaj verdi.

NY Times muhabiri Sabrina Tavernise'in sorularını cevaplayan Alaton, Türkiye'nin artık kabuk değiştirdiğini ve kendisinin de bu sürecin bir parçası olmak istediğini dile getirdi. Alaton, "İnsanların ruhsal tutumlarındaki değişim çok fantastik. Artık bazı şeyler açığa çıkıyor" dedi.

"Hiç dışlanmadım"

Olanları çocuksu bir sevinçle izlediğini belirten Alaton, Türk Cumhuriyeti'nin de kendisine hep iyi davrandığını aktardı. Gazete, Alaton'un sıfırdan başlayarak hiçbir anti-semitik engelleme ile karşılaşmadan milyon dolarlık bir imparatorluk olan Alarko Group'u kurduğuna dikkat çekti. Alaton, "Yahudi olduğum için kendimi hiç dışlanmış hissetmedim. Keyifli bir hayatım ve düzenli bir büyümem oldu" diye konuştu.

“Açık bir toplumuz”

Alaton, şu anki hükümetin Türkiye'ye İslami rejim getireceği düşüncelerine de katılmadığını belirtti. "Bunun için çok açık bir toplumuz. Bunu bir korkuluk olarak kullanıyorlar. Tarihimiz korkuluklarla dolu" dedi. Alaton son olarak "Demokratik değerlerimizi şimdiye kadar hazmedebildik. Çok umutlu olmalısınız" dedi.

Devlete hesap sorma

Türkiye'yi umursadığını söyleyen Alaton, daha fazla soru soran ve kendine güvenen bir toplumun, devlete hesap sormasının daha mümkün olacağına inandığını sözlerine ekledi. Demokrasiye karşı düşkünlüğünün 1950'li yıllarda İsveç'te çalıştığı sırada başladığını belirten Alaton, 1954'te İstanbul'a döndüğünde de İsveç'te gördüğü ortamı kendi fabrikalarında uygulamaya çalıştığını kaydetti. Alaton, işçiler için fabrikaların duvarlarını boyadıklarını ve büyük bir kafeterya inşa ettiklerini anlattı.

‘Rabbi talebinde bulundum’

Alaton, bir Türk üniversitesinin Müslüman ilahiyat öğrencilerine Eski Ahit ile ilgili ders vermesi için bir rabbi talebinde bulunduğunda Yahudi cemaatinin buna ayak dirediğini, böyle bir durumun kendilerine zarar verebileceğini düşündüklerini kaydetti.

Alaton, bu talebin onaylanması için Yahudileri ikna etmesinin bir yılını aldığını belirtti. Ancak nihayetinde ise onay çıkmadığını ve söz konusu dersin Marmara İlahiyat Fakültesi'nden kaldırıldığını söyledi.

bugün

15/2/2009 | Kategori: haber | Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

<Önceki Yazılar | Sonraki Yazılar>