Batı'dan kopmak? Ankara bir yere gitmiyor!
Celil Sağır / Zaman
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Davos'ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'i eleştirmesinin ardından, 'Türkiye, Batı'dan kopuyor' yorumlarına Batı'dan tekzip geldi. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin Türkiye özel temsilcisi ve Fransız Parlamentosu üyesi Pierre Lellouche, Ankara'nın bir yere gittiğini düşünmediğini söyledi.
"Türkiye sadece kendisi oluyor." diyen Lellouche, "Avrupa ile Ortadoğu arasında bir köprü. Ortadoğu'da, Körfez'de, Kafkaslar'da çok aktif bir diplomasi uyguluyor. Bana göre Türk hükümeti, Kafkaslar ve Ortadoğu açısından kendi kartlarını çok iyi oynuyor. İslam dünyası ile bağlarının olması da gayet normal. Türkiye kadar Avrupa için de faydalı bir durum.'' tespitinde bulundu. "Durumu dramatize etmeye gerek yok." ifadesini kullanan Fransız temsilci, reform sürecinin devamının Türkiye'de demokrasinin istikrara kavuşması, ordunun rolü ve din ile devletin ayrılması konuları açısından çok önemli olduğunun altını çizdi.
Ergenekon davasına da değinen Lellouche, bunun demokrasi açısından faydalı sonuçlar doğuracağını söyledi ve ekledi: "Ben Türk demokrasisinin güçleneceğinden eminim. Bu, kurumların güçlendiği bir süreç."
Sarkozy ile Erdoğan'ın birbirlerine benzediğini ifade eden Fransız vekil, artık iki liderin birbirlerini geçmişten çok daha iyi anladığını kaydetti: "İkisi de aynı yaştalar, güçlü liderler, iyi hatipler."
Belek'te Türk Atlantik Konseyi tarafından düzenlenen 17. Uluslararası Güvenlik ve İşbirliği Konferansı'na katılan Nicolas Sarkozy'nin Türkiye özel elçisi Pierre Lellouche, Zaman'a verdiği özel mülakatta Paris'in Türkiye siyasetinden Ergenekon davasına, Erdoğan'ın davos çıkışından Ermeni meselesine kadar güncel konulara ilişkin soruları şöyle cevaplandırdı:
Sarkozy, 'AB beni değiştirdi' dedi. Acaba kendisi bir gün 'Kapadokya halkı Avrupa'ya aittir' de der mi?
Aslında bu soruyu kendisine sormanız lazım. Ben kendisinin bu konudaki pozisyonunun değiştiğini sanmıyorum. Ancak iki nokta var. Birincisi, Fransa dönem başkanlığı adil bir dönem başkanlığıydı. Sorun çıkarmadı Türkiye için. Müzakere başlıklarının açılması süreci devam ediyor. İkinci olarak Fransa dönem başkanlığı Türkiye ile ilgili özel bir mesele gündeme getirmedi.
Ama Türkiye'ye son dakikada atılmış bir 'katılım' kelimesi golü var...
Evet; ama kimse Fransa dönem başkanlığında Türkiye karşıtı bir şey olduğunu söyleyemez. Sarkozy'nin söylediği gibi adil bir başkanlık oldu.
Biliyorsunuz, dönem başkanlığı ekonomik kriz, Gürcistan krizi ve Ortadoğu'daki durumla meşgul oldu. Sarkozy hem Gürcistan hem de Ortadoğu meselesinde Başbakan Erdoğan ile çalıştı. Sanırım iki lider birbirlerini geçmişten çok daha iyi anlıyor. Aslında düz bakıldığında ikisi de birbirlerine çok benzeyen liderler. Sanırım bunu anlamaları gerekiyor. İkisi de aynı yaştalar, gençler, güçlü liderler, iyi hatipler.
Diğer yandan baktığınızda Fransa'nın Türkiye'nin sürecini durdurmak veya rayından çıkarmak gibi bir durumu yok. Süreç devam ediyor. Evet, kendisinin Türkiye konusunda kişisel bir görüşü var. Bunu tarih gösterecek. Ancak, Avrupa'nın değerlerini, yasal düzenlemelerini hayata geçirip geçirmemek Türkiye'ye kalmış bir şey. Bu AB'nin değil, Türkiye ve Türk halkının yapacağı bir şey. Tabii bu, zaman alacak bir mesele.
Ancak AB'nin 8 başlığı askıya aldığı bir ortamda Sarkozy neden buna 5 tane daha ekleme gereği duydu?
Bu onun görüşü. Ben ya da başkası değiştirdiğimizi söyleyemeyiz. Ancak bunun Türkiye-Fransa ilişkileri bağlamında evrileceğini düşünüyorum. Ben bu sürecin sonucunun Türk halkının değişiklikleri kabul etme kabiliyetine bağlı olduğuna inanıyorum. Bunu engellemek için bir şeyler yapmamalıyız. Fransa'nın bunu yapmaya çalıştığını da sanmıyorum. Biliyorum, çok sayıda Frankofon olan Türk dostum da Fransa'nın tavrı nedeniyle hayal kırıklığına uğradı. Ancak şunu da biliyoruz ki, günün sonunda Türkiye'deki değişikliklerin yapılmasına Fransa halkı karar vermeyecek. Bu değişiklikler olduğunda bence Türkiye'nin AB üyeliğinin bir sorun olacağını sanmıyorum. Eğer bazı şüpheler olursa ki son yıllarda var. Örneğin başörtüsü, dinin yeri, ordunun yeri ve Anayasa Mahkemesi vs... Bütün bunlar Türkiye'de Avrupa yolunda ilerlese de hâlâ siyasi sistemin tam olarak istikrara kavuşmadığını gösteriyor. Bu sorunlar Avrupa'nın geri kalanında çözülmüş sorunlar.
Peki Sarkozy ve diğer liderler, AB'den gelen tüm olumsuz sinyallerin Türkiye'de reform sürecini engellemek isteyen Batı karşıtı antidemokratik çevrelerce sömürüldüğünün farkında değil mi?
Ben bundan haberdarım ve bu nedenle ülkemde Türkiye karşıtı sinyaller verilmemesi için çabalıyorum. Örneğin Türkiye için özel olarak yapılan bir anayasa değişikliği vardı. Ve ben kendi partimin içinde buna karşı mücadele verdim. İlk olarak, Fransız Anayasası'nda bir ülkeyle ilgili madde oluşturulmasının yanlışlığını vurguladım. İkinci olarak bunun Türkiye'de yol açacağı hasara vurgu yaptım.
Bu yıl yapılacak Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde birileri Türkiye meselesini sömürmeyecek mi?
Tabii ki bazı insanlar bunu sömürecek. Umarım benim partim de yapmaz. Buna karşı mücadele ediyorum. Ama birileri kesin yapacak. Ekonomik kriz, Euro ve genişleme. Bunları kullananlar çıkacak. Ama bu, iç siyasetin bir parçası. Tıpkı Davos'ta yaşananlar gibi. Bu oyunun bir parçası.
Ermeni tasarısı resmen düştü
2009, Fransa-Türkiye ilişkileri açısından kritik bir yıl. AP seçimleri ve Türkiye sezonu var. Ermeni tasarısı ne olacak?
Ermeni tasarısı düşürüldü. Resmi olarak bırakıldı. Bırakılması çok iyi oldu. Çünkü gerçekten ilişkileri ağır şekilde tahrip edecekti. Bu örneğin tüm bakanlar düzeyinde ziyareti veya ekonomik temasları imkansız hale getirecekti. Bazı aşırılar, bunu Fransa'yı ziyaret eden herhangi bir Türk yetkiliyi dava etmek için kullanabilecekti. Tanrı'ya şükür olmadı.
Fransa ile Türkiye'nin son dönemde Ortadoğu'da yaptıklarına baktığımızda bir rekabet görüntüsü var gibi. Ne diyorsunuz?
Bence bir rekabet yok. Bu tür karmaşık durumlarda farklı aktörlerin rol oynayabilecekleri alanlar var. ABD'nin Ortadoğu barış sürecine geri dönmesi için de bir alan var. Bunlar rekabet değil aynı yönde yapılan çabalar. Filistinlilerin ve İsraillilerin farklı lisanlardan aynı şeyleri duymaları önemli. Fransa ve Türkiye gibi iki tarafa da konuşacak ülkelerin bulunması çok önemli. Sarkozy'ye kadar bu böyle değildi. Fransa, Arap tarafıyla daha çok ilgiliydi. İsrail ile konuşulmuyordu. İki tarafla da konuşmak önemli. Erdoğan'ın da böyle yapması, bir tarafa fazla gitmemesi gerekir. Aksi takdirde, Kudüs ve Tel Aviv'de işitilmeyebilir. Yani ortada bir rekabetten ziyade olumlu yönde bir paralel çalışma var. Yaz aylarında Erdoğan ve Sarkozy Şam'da idi. Son olarak Mısır'da bir araya geldi iki ülke Gazze nedeniyle.
Sarkozy'nin Gazze meselesine el atmasının arkasında Akdeniz Birliği projesini kurtarma endişesinin yattığı yorumları yapılıyor...
Katılmıyorum. Gazze'deki korkunç durumun bitirilmesi gerekiyordu. Akdeniz Birliği projesi, Avrupa ile Akdeniz bölgesi ve Ortadoğu ülkeleri arasında işleyen ilişkilerin kurulması açısından gerçek bir ihtiyaç. Şimdiye kadar AB'nin oluşturduğu Barcelona süreci ihtiyaç duyulan ekonomik, siyasi ve stratejik ilişkileri oluşturamadı. Avrupa'nın, güneyindeki bu bölgeyi istikrara kavuşturması gerekiyor. Avrupa, Amerika ve Japonya'nın çevresinde gerçekleştirdiği gibi bir alan oluşturamadı. Uzun vadeli istikrarlaştırıcı adımlar atılamıyor. Afrika, gelecek 40 yılda nüfusunu üçe katlayacak. Bu genç insanlara iş alanı oluşturmazsak hepsi Avrupa'ya gelecek. Eğer Avrupa bir şeyler yapmazsa göçmen seline maruz kalacak. Buna çatışmalar ve güvenlik sorununu da eklemek lazım. Bu, Avrupa'nın sömürgeciliğin bitiminden beri bölgeye yönelik ilk çıkar toplumu oluşturma hamlesi. Erdoğan, bunun önemini anladı. Bu nedenle katıldı. Bu Türkiye için bir garaj değil, ihtiyaç. Hepimiz için.
Paris, NATO'nun askeri kanadına neden geri dönüyor? Fransa mı değişti, NATO mu?
Her şey değişti. Bu konuda yeni bir kitap yazdım. Martın sonunda basılacak. Fransa, 1966'da bilhassa nükleer silahlar, entegre yapı ve Fransa'nın kendi güçlerini siyasi kontrolü gibi nedenlerle ittifakın askeri kanadından çekildi. 1990'dan sonra artık farklı bir dünya ile karşı karşıyayız. Nükleer silahlardan arınma söz konusu. NATO, sefer yapan bir örgüt haline geldi. Üyeler operasyon kararlarını hükümetlerinin onayıyla alıyor. Milli karar var. Yani bir anlamda De Gaule'ün prensipleri devrede. Milli karar alınıyor. Operasyondaki görev bile milli karara bağlı. Örneğin, Afganistan'da Türk birlikleri çatışmıyor. Başka görevlerde bulunuyor.
Fransa'nın 1966'da dedikleriyle şimdi uygulananlar arasındaki fark artık yok. NATO, bir alakart menü oldu, bir McDonald's menüsü değil yani. Afganistan ve Kosova'da Fransız komutanlar işbaşındaydı. Fransa, en önemli katkıcılardan biri. Bunun yanı sıra ittifakın dönüşümünde ve bunun AB'deki benzerinde Fransa'ya ihtiyaç da var. Bazıları, Fransa, NATO'ya paralel Avrupa gücü oluşturmak istiyor diyordu. Sarkozy de NATO'nun askeri kanadına geri dönerek bir anlamda bunlara cevap da vermiş oldu. Bu arada NATO ile Avrupa güvenlik ve savunma politikası arasındaki entegrasyonu engellememek Türkiye'nin çıkarına.
Gül ile Sarkozy'nin Ermenistan sınırını açması hayalim
Sarkozy, neden bir Türkiye özel elçisi atama ihtiyacı hissetti?
O dönemde ilişkilerde önemli bir yoğunluk vardı. Ancak henüz bitmedi. Bence askeri ilişkiler açısından yapılması gerekenler var. Orduların NATO dışında bir ikili ilişkilerinin olması gerektiğini düşünüyorum. Bu şu an yok gibi.
İlişkilerdeki sorunlar açısından şunu söyleyebilirim. Mesele Sarkozy'den çok önceye dayanıyor. Fransa'nın savaş sonrası sömürgeleri ve AB ile ilgilenmesi nedeniyle Türkiye'yi ihmali söz konusu. Evet Fransa'daki Ermeni diasporasının da bu konuda yardımcı olmadığı söylenebilir. Sarkozy ile ortaya çıkan krizin ilişkilerin yeniden inşası açısından fırsat oluşturabileceğini düşünüyorum.
Ermeni meselesine değinmişken, Türkiye'nin Ermenistan ile açılımlarını sürdürmesi gerektiğini düşünüyorum. Hayalim Sarkozy ile Gül'ün birlikte Ermenistan sınırını açması.
Ergenekon davası, Türk demokrasisi için yararlı
Ergenekon davasını takip ediyor musunuz? Bu dava Türk demokrasisi açısından yararlı mı?
Tabii ki. Ama şunu da belirteyim, bu meselenin NATO ile ilişkili olduğunu düşünmüyorum. Çünkü NATO demokratik ülkelerden oluşuyor ve bu ülkelerde ordu siyasi iktidarın kontrolü altında. Böyle de olması gerekir.
Ergenekon'un ideolojisine bakıldığında Batı karşıtı bir durum dikkat çekiyor...
Kesinlikle, ne NATO ne de AB ile bir bağı olamaz. Ama bazen ordunun içine aşırı gruplar sızabilir. 1962'deki Cezayir savaşı sırasında ordu içindeki aşırı sağcı gruplar De Gaule'e karşı bir şeyler yapmaya çalıştı. Fransa o zaman da NATO üyesiydi.
Ben Türk demokrasisinin güçleneceğinden eminim. Bu, kurumların güçlendiği bir süreç. Türk ordusu uzun süredir PKK'ya karşı mücadele veriyor. Ama hükümet, ordunun hareketlerini kontrol etmek durumunda. Bu, hükümetin askeri ve polisi kontrol edebilmesiyle ilgili bir durum. Aşırı sağ sol gruplar, aşırı dinci orduya, polise, örgütlere, siyasi partilere sızarak kriz dönemlerinden istifade etmeye çalışabilirler. Yunanistan ve İtalya'nın yaşadığı tecrübeler var.
Son dönemde ve özellikle Davos'ta yaşananlardan sonra Türkiye'nin Batı'dan uzaklaştığı ve İran Suriye eksenine yaklaştığı yolunda yorumlar yapılıyor. Katılıyor musunuz?
Bu görüşe katılmıyorum. Türkiye sadece kendisi oluyor. Avrupa ile Ortadoğu arasında bir köprü. Ortadoğu'da, Körfez'de, Kafkaslar'da çok aktif bir diplomasi uyguluyor. Bana göre Türk hükümeti Kafkaslar ve Ortadoğu açısından kendi kartlarını çok iyi oynuyor.
Egemen Bağış'ın başmüzakereci atanması Türkiye'nin AB üyesi olmak istediğini gösteriyor. Türkler zaten kendileri Türkiye'nin bir köprü olduğunu söylüyor. Ben Türkiye'nin bir yere gittiğini düşünmüyorum. Ekonomik ve siyasi olarak oldukça Avrupalı. İslam dünyası ile bağlarının olması da gayet normal ve Avrupa için de faydalı. İsrail ile de ilişkileri var. Ve bence kartlarını çok iyi oynuyorlar. Fransa'nın da Arap ve İslam dünyası ile ilişkileri var. Tarihin getirdiği bir şey. Durumu dramatize etmeye gerek yok.
Türkiye'de ülkenin kimliği konusunda bir mücadele var ve bu, zaman alacak. Türkiye'nin kartlarını oynamaya devam edeceğinden eminim. Reform sürecinin devamı Türkiye'de demokrasinin istikrara kavuşması, ordunun rolü ve din-devletin ayrılması açısından çok önemli.
3/2/2009 | Kategori:
roportaj
|
Yorum (0) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
'Beyni peçeli gazeteciler!'
Dünya, terörist başı Abdullah Öcalan’ın yakalanarak Türkiye’ye
getirilişini de, Iraklı Kürt liderler Talabani ile Barzani’ye Türk
diplomatik pasaportunun verildiğini de, 1999’daki Marmara Depremini de
ilk olarak Fuat Kozluklu’dan öğrendi.
Haber kanalı 24’ün gece
haberleri moderatörü Fuat Kozluklu, yerel basında başladığı
gazeteciliğe, aralarında CNN, BBC ve Reuters’in de bulunduğu kanallarda
devam etmiş bir isim. Uluslararası gazetecilik standartlarını bilen
Kozluklu ile medya, mafya ve siyaseti konuştuk.
Medya, neden Ergenekon’a uzak durma çabası içinde?
28
Şubat süreci yaşamış bir ülke olarak medyanın Ergenekon’da takındığı
fotoğrafa şaşırmamalıyız. Babalarının malı olmayan tesislere,
kafalarına göre güvenlik akreditasyonu uygulayanlar; hukuki dayanakları
olmadan insanları suçlu ilan eden zihniyetler, bu ülkeye 28 Şubat’ı
yaşattılar. Hem de medyanın bir kanadıyla el ele vererek… Bugün medya
ve bazı kurumlar hâlâ 28 Şubat sarsıntısını yaşamaya devam ediyor. Ve
bugün başörtüsü serbestliğinin sorgusunu yapan medyaya da fazla
kızmamak gerek. Çünkü onlar beyinlerinde özgür ve demokrat değiller.
Güvenceleri de demokrasi dışı yapılanmalar ve yönetimler… Hem bugün
ülkemizde gazetecilerin birçoğunun beyni peçeli!
Peki, bu ‘peçeli gazeteciler’, şimdi nasıl bir misyon üstlenecek?
Şimdi
paparazziler var üniversitede önlerinde. ‘Üniversite paparazzileri’
diyorum ben onlara. Başını açtı mı, çene altında bağladı mı, yoksa çene
üstüne mi çıktı? Ya bunlar şaka gibi arkadaşlar! Bizim barışmamız lazım
artık. Gazetecinin dili, barış, birlikte yaşama ve birbirini anlama
dili olmalıdır. Toplumu kin, nefret ve öfke üçgenine oturtmanın kimseye
yararı olmadı, olmayacak da. Terörün tırmandığı, can ve mal
güvenliğinin kalmadığı, insanların düşüncelerinden, inançlarından
dolayı öldürüldükleri bir ülke haline getirilmek isteniyor Türkiye.
Tıpkı 12 Eylül 1980 askerî darbesi öncesinde oldu gibi…
Medya neden kaos istesin ki?
Türkiye
kuşku ve kaygı yüklü bir toplum yapısıyla karşı karşıya. Halkın her tür
değer yargısı ve birbiriyle ilişkisi dinamitlendi. O yüzden de kavgayı
reddeden üsluplara ihtiyacımız var. Bugün merkez medya bunu yapmıyor. O
kadar çok ticari ilişkiler içerisinde ki! Enerji gibi dev bir pasta
var. Bu pastanın içerisinde yer alan medya patronlarının gözleri döner,
ki dönmüş durumda. Petrol var. Petrol için ülkeler işgal ediliyor,
insanlar katlediliyor. Bugün Türk medyasında ‘işgal’ vurgulu Irak
haberleri neden doğru dürüst yok? Savaş, diyor birçokları. Neden? Çünkü
oradaki servetten nemalanan patronlar var Türkiye’de, yanı başımızda
onlar. Bugün türban olur, yarın başka bir şey olur merak etme yani.
Malezya olacaktık, olamadık. Ben İran olacağız paranoyalarını duyarak
büyüdüm mesela. Benim gençliğim maalesef bu saçmalıklarla yaşayarak
geçti gitti. Türkiye’de rejim değişikliği kaygısı falan yok, gücü
elinde tutabilme, rejimi ele geçirebilme kavgası var.
Bu süreç daha ne kadar devam eder?
Bundan
daha fazla dibe vurma ne biliyor musunuz? İç savaş! Bunu yaşamadan,
geçmişte komşu ülkelerde gördüğümüz trajedilerden örnek alarak barış
için diretmeliyiz. Türkiye’de yaşanan birçok trajedinin, acının
içerisinde sözde vatanseverler var. Onlar yurtseverse ben neyim? Bir
yerlere bomba atmak nasıl yurtseverlik olabiliyor? Bir insanın yaşamını
‘toplumun bekası için iyi olacaktır’ diyerek ortadan kaldırılmanın ne
insanlıkla ne de yurtseverlikle alakası var. Olsa olsa barbarlıktır,
vahşiliktir.
Yurtseverliğin ölçütünü kim, neye göre belirliyor?
Birçok
meslektaşımızı dışlamış, andıçlamış olan 28 Şubat laboratuvarının
içindeki o şahıslar ile işbirlikçileri mi gerçek yurtsever? Benim gelir
kaynağım belli, onların çoğunun ise belli değil. Dünyada 120’yi aşkın
konvansiyonel silahlar üreten fabrika var. O fabrikaların
temsilciliğini yapanlar da kalkıp bana yurtseverlikten, uzlaşmadan,
barıştan söz edemezler. Emekli olan insanların birtakım şirketlerin
yönetim kurullarına, danışmanlığına getirilmeleri dünyanın hangi
ülkesinde, bizdeki gibi gelenekselleşmiş ve zorunlu kılınmış boyutta?
Bir et fabrikasının emekli generalden öğreneceği ne var? Ya da bir
motor fabrikasının… Bu ülkede özel güvenlik şirketlerinin sahipleri
kimler? İstanbul’un emekli valisi, emekli general, emekli
istihbaratçılar… Hakkımızdaki her tür bilgiyi ellerinde tutuyorlar.
Neye dayanarak? Nasıl güvenirim bunlara? Özel güvenlik, özel teftiş
ordusuna dönüşüyor neredeyse! İleride daha da büyük bir tehlike patlak
verecek, denetimsiz ve kontrolsüz bir orduya dönüşecek bunlar.
MÜSLÜM'LÜ, FADİME'Lİ 'TARİKAT DİZİLERİ...'
Popüler kanallar arasında hangisinin ana haberini iyi buluyorsunuz?
Kanal
D’yi izliyorum. Maymun haberciliği yapanların bıraktığı etkiden olsa
gerek, ana haber bültenlerini hâlâ büyük bir güven duygusuyla
izlediğimi söyleyemem. Ali Kırca’nın sunduğu bülteni de bir-iki defa, o
da gülerek izledim, o talihsiz yatak kazasından dolayı…
Ana haberleri eskiden mankenler sunardı, şimdi yaşlı kurtlar sunuyor...
Batı
ülkelerindeki gibi bizde de 35-40 ve üzeri yaş grubu gazeteciler haber
sunmalı. Şöyle bir şey düşünsenize; karşınızda bir lider var. Size,
‘Hatırlayacağınız üzere 1980 darbesinde Türkiye…’ diye başlayan bir
cümle kuruyor. Haberi sunan ve spiker diye karşısında oturan kişi, 1980
doğumlu!..
Deneyimli gazetecilerin haber sunması, izleyici açısından neyi değiştirir?
Habere
güven duyacaksınız bir kere. Anne ve babalarımızla, eşimiz,
kardeşimizle izlemekten utanç duyduğumuz şeyleri ana haber bülteni diye
ekranlara taşımış, tüm değerlerimize tecavüz etmişler. Türk televizyon
haberciliğinde anchorman ile ‘enkıromen’ ayrımına geldik biz ya da
‘enkırowomen’. ‘Mankencik haberciler’ toz olsunlar artık...
Güvenden bahsediyorsunuz ama gizli kamera çekimlerini yaptıranlara insanlar nasıl güvenecek?
Özür
dilerim; ama Ali Bey gazeteciliği itibarıyla örnek alınacak birisi
değil. Bu özelliğini kaybetmiştir. İnsanların, Ali Kırca gibi bir ismi
artık örnek alacaklarını zannetmiyorum.
Neden zannetmiyorsunuz?
Ali
Kırca finalini kötü yaptı. Yatak odasıyla gündeme gelmemeliydi. Ali
Kırca’nın yaşadıkları, ‘insanların mabediyle uğraşanların
karşılaşabileceği bir final!’ Bir tür ilahi adalet gibi… Montajlanmış
kasetler yayınlandı bu ülkenin televizyonlarında. Maalesef o ana haber
bültenlerini hazırlayan kişilere şimdi milyon dolar transfer ücretleri
vererek haber sunuculuğu yaptırılıyor. Sayın Kırca, 28 Şubat etiketiyle
dolaşan biri sadece. Sormak lazım kendisine, 28 Şubat sürecinde hiç mi
rolü olmadı? Müslüm’lü, Fadime’li, Emire’li tarikat dizileri gerçekten
haber miydi? O insanlar bugün ne durumda biliyor mu? ‘En iyi ajan, ajan
olduğunu bilmeyen ajandır’ vurgusunu ben çok yapıyorum. Toplum olarak,
insanların vurulmasına, işsiz kalmasına, hayatlarının savrulmasına yol
açan kampanyalara imza atmış ve de bu tür kampanyalara tetikçilik
yapmışların şerrinden korunmamız lazım.
Zaman Cumartesi
16/2/2008 | Kategori:
roportaj
|
Yorum (0) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
"Laikperestlerden korkuyorum"
Lale hanım, isterseniz sohbetimize sivil anayasa çalışmaları ve gösterilen tepkilerle başlayalım. Hükümetin sivil anayasa girişimine kadar “darbe anayasası değişsin” diyen çevreler bir anda bu değişime de karşı çıkmaya başladılar. Neden?
Değişimden çok korkuluyor. Devlet kendini milletin üstünde bir merci olarak görüyor. Oysa bu devlet hepimizin parasıyla ve hepimiz için var. Bunu anlayabilmiş değil bazı bürokratlar. İçinde klikler falan oluşmuş. Eskiden çok daha masumdu her şey, çünkü bu kadar olan bitenden haberimiz yoktu. Herkes ayıldı birden. İşte görüyorsunuz Veli Küçük ismi ve Ergenekon çetesi ama bu da buz dağının bir yüzü. Bakalım bir şey yapabilecekler mi. Göreceğiz...
Başörtüsü yasağının sadece üniversitelerde kaldırılmasına rağmen inanılmaz bir gürültü koparıldı. Sizce bu yasağın sürmesi insan haklarına ne kadar uygun?
Kesinlikle yasağın kaldırılmasından yanayım, kesinlikle. Birtakım insanlar ileride bundan mağdur olurlar diye, yıllardır mağdur olan kesim üzerindeki yasağı kaldırmamak aklımın aldığı bir şey değil. Ayrıca birçok araştırma var. Örtülü olmayı seçenler arasında yapılan araştırmalar var. Bu araştırmaları zannediyorum okumuyorlar. Bu ülkeye Şeriat gelir endişesi taşıyanların iddiaları tamamen paranoya. Oysa asıl tehdidi görmüyorlar.
Nedir o?
Bakın Ergenekon çetesi çıktı ortaya, ama ben Cumhuriyet gazetesinde bir şey okumadım ve bomba kendi tepelerine atılmış olmasına rağmen Cumhuriyet gazetesi ve İlhan Selçuk tek kelime etmedi.
Önce “dinciler”i suçladılar. Ama işin ucu çeteye dayanınca sustular!..
Evet orada kestiler konuyu. Taraf gazetesi dışında bu konuya ciddi olarak eğilen yayın organı da pek görmedim. Ben sadece Cumhuriyet okuru olsam böyle bir çeteden haberdar olamayacağım. Bu gazetecilik mi? Bu rezalet. Utanç verici bir şey bu. Bu çok çirkin bir şey. Yine Ertuğrul
Özkök’ün, duydunuz mu bir şey yazdığını..
Niye değinmiyorlar acaba?
Gündem olarak başörtüsünü seçtiler, başörtüsünde ülke insanlarını ikiye bölmeye çalışıyorlar. Biz aramızda onlara laikperest diyoruz. Aslında laiklikle, demokratlıkla alakaları yok.
Laikperest derken kimleri kastediyorsunuz?
Mesela Nokta dergisi darbe planını yayınladı. Birtakım insanlar savcıları yola getirmek için şuraya buraya bomba koyuyormuş. Bunları yazdığı için kapandı Nokta. Sonra ne oldu, bayrak mitingleri oldu. Aynen planda olduğu gibi hareket ettiler. Darbe planını yapan adamla, mitingi yapan adam aynı olmasına rağmen o mitinglere koştular. İşte laikperestler bunu görmeyecek kadar körler. Plan dahilinde yürüyen işi görmemek için, gerçekten insanın gözünün kör olması gerekiyor. İşte bunlara biz laikperest insanlar diyoruz. Yani laikliğe tapınıyorlar ama bir şeyi gözleri görmüyor.
Bunların bu tavrı biraz da dogmalık değil mi?
Aynen. Bakın Atilla Yayla mahkum oldu. Asıl dogma bu işte. Böyle bir şey olur mu?
Yasağı savunanlar şimdi de kızların taktığı örtüye başörtü değil, türban diyerek karşı çıkıyorlar. Sizce başörtüsü mü türban mı?
Bu tartışma bile bir komedi. Başka bir şey değil, ne olursa olsun, bu kimi ilgilendirir. 18 yaşına gelmiş bir insanın tercihine saygı duyulmalı. Hani ne oldu o “haydi kızlar okula” diyerek yaptığınız kampanya. Ama başını örten kızlarımız evde otursun diyorsun. Yok öyle bir şey.
Sizce hizmet sunanların da başörtüsü takması sakıncalı mı?
Hepimizin parasıyla kurulan kurumlarda ayrım yapılamaz. Varsayımlar üzerine hareket etmek ne kadar mantıklı. Ya bu olursa, ya olmazsa gibi paranoyayla hareket edemeyiz. Şu başörtüsü problemini bir an önce çözelim de sıra diğer sorunlara da gelsin artık. Mesela bir sivil anayasa tartışmasını unuttuk. 301 gündemden düştü. Keşke AKP hepsini bir paket olarak getirseydi. Belki o zaman şimdi başörtüsüne itiraz edenler susardı. Türkiye’nin bir Kürt sorunu var buna da sıra hâlâ tam anlamıyla gelmiş değil.
Bu biraz da cumhuriyetle başlayan sorun değil mi?
Doğru. Uluslaşma sürecinin getirdiği nokta bu. Ne demek Türklüğe hakaret? İnsana hakaret suç olmalı. Bu da zaten ceza kanunlarında var. Biz hâlâ 1915 Ermeni soykırımı var mı, yok mu tartışıyoruz ama 2007’de Hrant öldürülebiliyor.
BAŞINI ÖRTENLERE DE BASKI VAR
Siz kendinizi tehdit altında hissediyor musunuz.?
Ben bir oyuncuyum ve Lale Mansur olarak baskı altında değilim ama her tarafta baskı olabilir. Anadolu’nun bir köyünde başını örtmesi için bir kız baskıya maruz kaldığı gibi, gayet çağdaş olduğunu söyleyen bir ailede de bir kız örtünmeye karar verdiğinde baskıya maruz kalabilir. Nitekim duyuyoruz da onları. Yetişmiş bir genç kız örtünmeye karar veriyor, ama kıyamet kopuyor. Bunları da duyuyoruz. Benim özgürlüğüm kısıtlanır diye, yıllardır süren, eğitim hakkının elinden alınmasına neden olan yasağı savunamazsınız.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Başbakan Erdoğan’a “idamı göze alıyorsan anayasayı değiştir” şeklinde tehditkâr ifadelerde bulundu. Neler söylersiniz?
Bu açıkça aba altından sopa göstermek demek. Zaten Baykal’ın orada durması abes bir şey. Ama kimseden ses çıkmadı.
Kemalist misiniz?
Hayır. Kemalist değilim. Önce insanım.
Sizce en büyük tehdit ne?
Savaş ve darbe.
Var mı darbe ihtimali?
Nerden bileceğim. Okuyoruz işte.
LAİKPERESTLERDEN KORKUYORUM
Sizinle bu röportajı gerçekleştirmek için aradığımda, “ben asıl laiklerden korkmaya başladım” demiştiniz. Korkuyor musunuz gerçekten?
Korkuyorum onlardan. Çünkü, herhangi bir dogmaya bağlı olduklarını kabul etmeden doğru düşündüklerinden, her şeyi bildiklerinden, AKP’nin şeriatı getirmeye kalktığından kendilerince çok eminler. Her şeyden çok eminler, asker gelirse çok iyi olur diyecek kadar da eminler. Halbuki ben asker geldiğinde nelerin olduğunu çok iyi bilirim. O kadar çok emin olmak beni korkutur. Her şeyi bilsem bile, yeniden değişik gözle incelemekten yanayım. Bunlar öyle değil.
İşte o Sarıkız planı Nokta dergisinde afişe edilmişken, hemen ardından Ankara’da bayrak mitingi oldu koşarak gittiler. “Acaba bir oyunun parçası mıyız, piyon olarak kullanılıyor muyuz” diye düşünmeden.
Nokta dergisinde yer alan darbe planını kastediyorsunuz sanıyorum?
Evet. O dergide adı geçen kişi mitingi düzenleyen kişi. Bunu hiç biri düşünemedi mi?
Ben kendi adıma onlardan yani laikperestlerden çekiniyorum. Bu kadar kara bir gözlükle bakabilmeleri, başka şeyleri duymamaları, araştırmaları görememeleri beni korkutuyor. İnsan bir bakar araştırmalara, değişimlere.. Ama yok böyle.. Hiçbir veriyi dikkate almadan hareket eden bu kesimler beni korkutuyor.
Geçtiğimiz günlerde, “başörtüsü üniversitede özgür olsun” kampanyasına imza atan Prof. Ali Nesin de “Duymadığım hakaret kalmadı” demişti?..
Evet okudum, laikperestlerden bahsediyoruz.
ÜLKEYİ BÖLÜYORLAR
Pazar günü yapılan “başörtüsüne hayır” mitingini izlediniz mi?
İzlemedim, midem kaldırmıyor.
Yani siz o kampanyada yoksunuz?
Epey aradılar, ama kendilerine Türkiye’de “biz ve onlar demek” en kötü fikirdir. Bu bir kutuplaşmadır. Böyle bir kutuplaşmada yer alamam dedim.
Sanıyorum 2000 yılında da “düşünceye özgürlük için aralarında Erbakan, Erdoğan, Ahmet Kaya gibi isimlerin de bulunduğu listeye imza atmıştınız.?
Evet. Bir düşünce suçuna karşı girişim olarak suç duyurusu vardı; bu isimler düşüncelerinden ötürü yargılanıyorsa, bizi de yargılayın diye kendimizi ihbar etmiştik..
Konuşmasının içeriğine katılsam da katılmasam da, düşüncenin suç sayılmasına karşı olduğum için imza attım. Sizin gibi düşünmesem de düşünce özgürlüğünüz için kendimi ateşe atmaya hazırım demekti bu.
GENERAL KIZI AMA ÖZGÜRLÜKÇÜ
Sadece üniversitelerde başörtüsü yasağının kaldırılması için atılan adımlar ciddi gerilime neden olurken, iş; Başbakan Erdoğan’ı idam sehpasıyla tehdide kadar vardırıldı. Meclis’ın ezici farkla özgürlüğe “evet” demesi, özellikle “laikperestleri” ciddi anlamda ayağa kaldırdı. “Laikperest” diyorum, zira bu kavramın sahibi bu röportajı gerçekleştirdiğim Lale Mansur’a ait. Mansur bu ifadeyi ise, bugünkü durumu anlatırken “Laikperestlerden korkuyorum” cümlesiyle kullandı. Lale Mansur Türk sinemasında çoğu uzun metrajlı yaklaşık 30’a yakın filmde rol almış bir oyuncu. Kendisini agnostik (Bir gücün varlığına inanan, fakat dini olmayan) biri olarak tanımlıyor. General bir babanın çocuğu olmasına rağmen 1999 yılında aralarında Milli Görüş lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, R. Tayyip Erdoğan, Hasan Celal Güzel ve Ahmet Kaya gibi isimlerin de bulunduğu “düşünceye özgürlük” kampanyasına imza atmakla gündeme gelmişti.
İRAN FİLMLERİNİ KAÇIRMAM
Biraz da sanattan konuşalım. Türk sinemasının durumunu nasıl buluyorsunuz?
Gayet iyi buluyorum. Çok değişik konular işleniyor. Gerçi bazı konulara zor değiniliyor ama az da olsa yapılıyor. Ama bir İran sineması gibi Türk sinemasından bahsedemeyiz. Olağan üstü güzel filmleri var. Dünya çapında filmleri var. Londra’ya gelen hiçbir İran filmini kaçırmıyorum.
Bizde herkes TV’den kazanıyor ve seviye ortada. Çalışma şartlarını görseniz inanılır gibi değil. Ben dayanamadım çıktım. Kaç saat çalışıyorlar. Güvenceleri yok.
Nasıl bir Türkiye hayaliniz var?.
Özgür, daha medeni, daha eğitimli, daha iyi sağlık koşulları olan, çukura düşüp boğulan çocukların olmadığı, yasakların kalktığı bir ülke.
Karamsar mısınız?
Çok karamsar değilim.
Gündemi nasıl takip ediyorsunuz?
El Cezire, BBC ve Açık Radyo’dan takip etmeye çalışıyorum
(Vakit)
14/2/2008 | Kategori:
roportaj
|
Yorum (1) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
Abdülhamid Kırmızı Çizgilerini Çiğnetmedi
2. Abdülhamid'le ilgili tek kitabınız değil bu. Abdülhamid'e verdiğiniz önemin nedeni?
2. Abdülhamid'in 19. asrın son çeyreğinde ve 20. asrın başlarında padişah olması tarihimiz açısından bir şanstır. İmparatorluğun ayakta kalmasının nedenidir. Onun yerinde dirayetsiz bir padişah olsaydı, Osmanlı 1870lerde yıkılabilirdi ve ondan sonra gelecek felaketleri de insan tahayyül bile edemiyor. Anadolu elimizde kalır mıydı, kalmaz mıydı şüpheli. O yıllardaki icraatlar çok önemli.
Türkiye Cumhuriyeti bir milli mücadele yaparak kurulma şansını bulduysa, bunda Abdülhamid'in devleti ayakta tutmak için aldığı tedbirlerin payı vardır. Abdülhamid hem devlet işleriyle uğraşıyor, hem de hakkında söylenenlerin aksine hayatın o kadar içinde ki !
İstanbul'la ilgili iradelerini ele aldığım kitapta bu görülüyor. Bilinmesi ve öğretilmesi gereken şeyler bunlar.
Evet, hakkında birbiriyle bu kadar çelişen hisler beslenen pek az devlet adamı olsa gerek?
Abdülhamid'i bir devlet adamı olarak, bir de kişi olarak değerlendirmek lazım. İstibdad dönemi denir dönemine. Müstebid padişah, hatta "kızıl sultan" diye de anılır. Bunlar son derece abartılı.
2. Abdülhamid döneminde anayasalı, parlamentolu bir sistem öneren muhalif bir grup var. İstibdad iddiaları büyük ölçüde bunlardan kaynaklanıyor.
Fakat o günkü dünyanın şartlarına bakmak lazım. Diğer dünya ülkeleri çok mu demokratikti? 19. yy'da İngiltere'de ve Fransa'da biraz demokrasiden söz edilebilir belki ama o da kendi insanları içindir. Mesela İngiltere geniş bir imparatorluktur ama yapılan seçimde sadece İngiliz halkı oy kullanıyor, diğer nüfusların oy hakkı yoktur, hiçbir temsilcileri de seçilemez. Osmanlı 1876'da meşrutiyet ilan ettiği zaman -ki ilan eden Abdülhamid'dir- oluşan parlamentoya seçilen milletvekillerine baktığımızda Trablusgarp mebusunu, Yemen mebusunu, Basra mebusunu görürüz.
İngiltere'deki durumun tam tersi yani?
Tabii. İmparatorluğun her yerinden hiçbir ayrımcılık yapmadan milletvekili seçilmiştir. İngiltere bunu yapmıyordu.
Fakat Abdülhamid meşrutiyet taraftarı da değildi?
Evet. İmparatorluğun yapısının bunun için uygun olmadığı düşünüyordu. Zaten çok sıkıntılı bir dönemde başa geçti. Osmanlı-Rus harbi vardı mesela. Ondan dolayı da 1878'de meclisi kapattı.
İmparatorluk çok çeşitli etnik ve dini yapılardan oluşuyor, bu nedenle Abdülhamid meşrutiyetin ülkeye istikrar ve refah getirmekten çok ülkenin parçalanmasına yol açacağını düşünüyor.
İlk Osmanlı meclisindeki bazı konuşmalar da bu endişesini güçlendirmiştir. Gayrı müslim milletvekillerinin çoğunun Osmanlı milletvekili gibi değil de, mensup olduğu grubun vekili gibi konuşup davranması bu kaygıları pekiştirmiştir.
Kitabınız 2. Abdülhamid'in hususi iradelerine dayanıyor. Bunların önemi nerden kaynaklanıyor?
Ben aslında Abdülhamid'in uyguladığı sistemi bir tür başkanlık sistemi olarak yorumluyorum. Abdülhamid'in binlerce hususi iradesini okudum. Kitabım da bunların üzerine kurulu.
Bunlar, padişahın hangi konuda ne düşündüğünü doğrudan görmemize imkan veren belgelerdir.
Her konuda yüzlerce, binlerce emri var. Bu emirleri incelediğimizde şöyle bir manzara çıkıyor:
Kendi bildiği konularda direkt emir veriyor; fakat bir kimsenin her konuda uzman olması mümkün değil, dolayısıyla bilmediği konularda meselenin uzmanlar tarafından incelenmesini istiyor.
Sağlıkla ilgili bir karar mı alınacak, uzman bir doktora danışılmasını, ondan sonra karar verilmesini emrediyor. Yani kararlarını geniş bir araştırmadan sonra karar veriyor. İstibdaddan ziyade, herkesin fikir açıklayabildiği ama son kararı padişahın aldığı bir sistem bu. Fakat şu var tabii:
Siyasi bazı düşüncelerin seslendirilmesi gerçekten yasak, bunun da nedeni dediğim gibi meşrutiyet idaresinin devleti parçalayacağı yönündeki kaygısı. Meşrutiyet, cumhuriyet gibi bir takım kavramlar bu yasak çerçevesindedir. Bunun dışında her şey yazılıp çizilebiliyordu.
Abdülhamid'in devlet adamlığı ile kişiliğini birbirinden ayırdınız. Devlet adamlığını beğendiğinizi anlıyorum. Bu ayrımın nedeni kişiliğinde beğenmediğiniz yönler bulunması mı?
Hayır. Kişiliğinin ayrıca değerlendirilmesi lazım, çünkü orada da ilginç cepheler var.
Padişahlığının ilk yıllarında İstanbul'da biraz dolaşmıştır, şehzadeliği zamanında ise Avrupa'ya gitmiş, Mısır'ı görmüştür. Yani dünyayı belli ölçüde bilen bir insandır.
Ama amcası Abdülaziz'in başına gelenlerden, yani tahttan indirilmesi ve öldürülmesinden sonra, kendisi de bu işi yapanların arkasında olan devlet adamlarınca tahta getirildiği için kafasında daima şüpheler vardır.
Bazı şeylerin kontrol altında tutulması gerektiğini düşünüyor.
O nedenle Dolmabahçe Sarayında oturmadı, Yıldız Sarayına çekildi ve çok fazla da dışarı çıkmadı. Cuma namazı için Yıldız camiine gidiyordu, o kadar. Fakat dışarı çıkmamış olması İstanbul'daki, ülkedeki veya dünyadaki gelişmelerden habersiz olduğu anlamına gelmiyordu. Her şeyden haberdardı. Bunu da kurduğu, o jurnalcilik olarak görülen ama aslında bir istihbarat ağı olan sistemle yapıyordu.
Evhamlı olduğu söylenir?
Evet, biraz vehimlidir ama bu da anlaşılabilir. Dediğim gibi, bir kere amcasının tahttan indirilip öldürülmesine tanık olmuştur. İkincisi, padişahlığının ilk yıllarında kendisi de iki kere darbe girişmine maruz kaldı. Bunlar doğal olarak onda kendini koruma mekanizmasını geliştirdi.
Abdülhamid yalnız bir adam mı, yoksa ona bu konularda yol gösteren bir yakını var mı? İstihbarat örgütü kurmaktan, tek başına devleti yönetmeye kadar...
Sait Paşa çok sık kullandığı devlet adamlarından biridir. Zaman zaman aralarında problemler olur ama Sait Paşa'dan destek almıştır. Fakat çoğu konuda kendisi karar verir. Abdülhamid çok da zeki bir insan tabii.
İktidar olduğu koşullar çok kolay değildi herhalde?
Abdülahmid çok bunalımlı bir dönemde başa geçti.
İmparatorluğu köşeye sıkıştıran ve 93 harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşının çıkışından Abdülhamid sorumlu değildi.
Mithat Paşa ve meşrutiyet idaresinin kötü politikaları sonucunda çıktı bu savaş. Neticesi de çok feci bir mağlubiyet oldu. Rus orduları Yeşilköy'e kadar geldi ve Ayastefanos anlaşmasını dayattılar. Bu anlaşma tam bir felaketti.
Buna göre Karadeniz'den Ege denizine kadar inen bir Bulgaristan kuruldu. Rusya kontrolünde bir Bulgaristan.
Gerçi Osmanlı devletinin elinde Makedonya ile Adriyatik denizine kadar uzanan bir toprak kaldı ama araya giren Bulgaristan yüzünden o toprakla bağlantısı koptu.
Ayastefanos işlemeye devam etseydi birkaç sene içinde o topraklar da gidecekti. Anlaşma çok ağır bir savaş tazminatını da öngörüyordu.
Nasıl bu kadar feci bir yenilgi alındı?
Osmanlı devleti 19. yy'da Rusya'yla tek başına mücadele edemeyecek durumdaydı. O dönemde aslında birçok dünya gücü de farklı bir durumda değil. Hepsi müttefik ihtiyacı içinde.
İttifak halinde davranıyorlar. Rusya'nın geleneksel bir politikası var, sıcak denizlere inmek. Balkanlardan ve Kafkaslardan yol arıyor.
Mesela Kırım savaşında Osmanlı Fransa ve İngiltere'yle müttefik olarak Rusya'yla savaştı ve Rusya mağlup edildi. Fakat 93 harbinde yalnız kaldı.
Sonuçta askeri gücü yetersiz olduğu için de yenildi. Bu yenilgide, savaşa mali olarak iflas ettiği bir dönemde girmesinin de etkisi var. 1875'de morotoryum ilan edilmişti.
Alacaklı Avrupalı devletler Osmanlı'nın peşindeydi. Abdülaziz tahttan indirilmiş vs. Tam bir bunalım ortamıydı. Avrupa ülkeleri borçlarını ödemeyen Osmanlı'yı Rusya aracılığıyla cezalandırmış da oldular. Her şey aleyhte. Bu savaşın kaybedilmesi çok şaşırtıcı değil.
Sonuçta bu durumdan nasıl kurtulundu?
Ayastefanos cari kalsaydı, İstanbul'u korumakta da çok güçlük çekerdik.
Burada Abdülhamid çok akıllı bir politika takip etti. Uluslararası ilişkilerde karşılıklı çıkarları kullandı.
İngiltere en büyük sömürgesi Hindistan'a giden yolu kontrol etmek istiyordu. Kıbrıs'ı önemsiyor o nedenle. Kıbrıs'a hakim olmak istiyordu.
İngiltere Kıbrıs'ın kontrolünü bize bırakın, biz de Ayastefanos'un şartlarını değiştirelim teklifini yaptı. Haziran 1877'de Kıbrıs'ın kontrolü İngiltere'ye bırakıldı, aynı yılda Ayastefanos'un hükümleri iptal edildi ve Berlin anlaşması yapıldı.
Berlin anlaşması çok daha mı iyiydi?
Her şeyden önce bir kere büyük Bulgaristan ortadan kaldırıldı, Osmanlı Balkanlardaki topraklarıyla bağlantısını kazandı. Nitekim 1910lara kadar Osmanlı'nın Adriyatik kıyısında toprağı vardır. Bu arada Kıbrıs Osmanlı'nın kalmaya devam etti, denetimi sadece İngiltere'ye verildi.
OSMANLIYI DA PETROL YIKTI
Abdülhamid döneminde Batıyla ilişkiler nasıldı?
1878den sonra dünya güçlerinin Osmanlı'ya bakışı değişti. O güne kadar Rusya karşısında ayakta duran bir Osmanlı isteniyordu.
Soğuk Savaş dönemindeki gibi?...
Evet. Tıpkı öyle. O tarihten itibaren Osmanlı'yı parçalamak, en iyi payı kapmak peşine düştüler. Petrol bir faktör olarak gündeme gelmişti. Petrol de büyük ölçüde Osmanlı topraklarındaydı.
Yeni petrolün başına bela olduğu ilk ülke Osmanlı'ydı?..
Tabii. 2. Abdülhamid'in özel bir politikası vardı bu konuda.. Osmanlı, Balkanlarda ve Ortadoğu'da buna direnmiş, dişe diş mücadele vermiştir.
PETROL POLİTİKASI
2. Abdülhamid döneminde petrolün önemi iyice ortaya çıkmıştır. İngiltere Basra körfezine hakim olmak üzere saldırılara da başlamıştır.
Hem bölgedeki bazı Arap şeyhleriyle anlaşıyor, hem de askeri güç kullanıyor. Abdülhamid buna karşı Almanları devreye sokarak bir rekabet oluşturmuştur.
Petrol bölgelerinin bir takım savaşlar sonunda elinden çıkabileceğini düşünerek buraları hazineyi hassanın malı, yani kendi şahsi malı yapmıştır.
Savaşla elden çıkan topraklar üzerindeki şahsi haklar devam eder. Nitekim 1920li ve 30lu yıllarda hanedan üyeleri bunun mücadelesini verdi.
Varisleri, buraların kendi dedelerine ait olduğunu iddia ederek mahkemelere başvurdular. Aslında bu üzerinde araştırma yapılması gereken bir konu. Çünkü sanıyorum İttihatçılar, Abdülhamid'i devirdikten sonra buraları devletleştirdi, Vahdettin ise yeniden hazineyi hassaya aldı. Bunun üzerinde durulması lazım. Bildiğime göre Cumhuriyet hükümeti de 1930lu yıllarda Abdülhamid'in varisleriyle paralel hareket etti.
BATI'NIN SİHİRLİ PARÇALAMA FORMÜLÜ
Misyonerler gayrı Müslim teba arasında bir propaganda mekanizması geliştiriyorlar, Ortodoks ve Gregoryenleri Katolik ve Protestan yapıyorlar.
Sonra da belli devletler "bunlar benim dinimdendir" diyerek himaye hakkı talep ediyorlar. Konsoloslar da bu azınlıklar üzerinde propaganda çalışması yapıyorlar.
O dönemde bunları engellemek mümkün değil. Abdülhamid ancak onları izlettirmek suretiyle zararlı faaliyetlerini önlemeye çalışmıştır.
Bunun neticesinde giderek isyana etmeye hazır toplumlar oluşturuluyor. Dış güçler de bunu kışkırtınca, isyan başlıyor.
Osmanlı isyanlara karşı askeri güç kullanmaya mecbur kalıyor, bu defa müdahalede bulunup bölgede ıslahat yapın, şu şu tedbirleri alın diyorlar. Osmanlı direniyor veya direnemiyor, şartlara göre. Islahatı takiben de muhtariyet, yani özerklik talebi geliyor. Onun sonraki aşaması da bağımsızlıktır. Batının Osmanlıyı parçalamaktaki sihirli formülü buydu. Islahat, muhtariyet, bağımsızlık.
ABDÜLHAMİT DENGE SİYASETİ İZLEDİ
2. Abdülhamid o dönemde uluslararası politikada tek bir ülkeye bağlı kalmayarak hepsini dengede tutacak bir politika uyguluyor. Daha çok tabii Almanya'yı kendi yanına çekmiştir, konjoktör onu gerektiriyordu.
Ama bütün devletlerin Osmanlı'yı yıkmaya çalıştığı o ortamda Abdülhmid, onların arasındaki rekabeti her zaman körükledi. Dolayısıyla hiçbir zaman hepsinin bir arada Osmanlı'ya saldırmaları mümkün olmadı.
Mesela İngiltere Ermenileri desteklerken, Almanya Osmanlı lehine tutum alıyordu. Bu açıdan Abdülhamid başarılı olmuştur.
HAMİDİYE ALAYLARI
Hamidiye Alayları neydi?
Ermeniler doğu Anadolu'da nüfus çoğunluğu ele geçirmek için teröre başvurarak katliama giriştiler, bölgenin yapısı gereği de çoğunlukla Kürtlere yönelikti bu saldırılar. Abdülhamid Osmanlı güvenlik güçlerini kullanmanın yanı sıra, bölge halkını da silahlandırdı.
Bugünkü korucu sistemi gibi mi?
Korucu sistemi tamamen oradan örnek alınmıştır. Abdülhamid bölge halkını kullandı, çünkü zaten saldırıya uğrayan onlar. Güvenlik güçleri yetmiyor, çünkü saldırı yapanlar da birkaç çeteden ibaret değil; Ermeni halk silahlandırılmış durumda. Yani geniş çaplı saldırılar söz konusu. O nedenle saldırıya uğrayanların en azından kendilerini savunabilmeleri gerekiyordu.
EN ZENGİN ŞEHZADE
Abdülhamid para kazanmanın yollarını bilir ama israfı sevmezdi, tutumlu bir insandı.
Şehzadeliği döneminde aldığı maaşını iyi kullanmıştır. Başka şehzadeler lüks hayatlar sürdüklerinden, maaşları yetmez, sürekli borçlanırlardı. Abdülhamid ise devletin verdiği maaşla geçindiği gibi, para da kazanıyordu. Ticaretle uğraşıyor, borsada oynuyordu.
Bu konuda danıştığı uzmanlar da vardır.
Mesela padişah olduktan sonra da hazine-i hassa'nın başına bir Ermeniyi, Mikhail Portakalyan'ı getirmiştir.
Padişahlığındaki ekonomi politikasına da yansıdı bu. İflas etmiş bir ülke devralmıştı.
Osmanlı 1875de borçlarını ödeyemeyeceğini dünyaya ilan etmişti. Abdülhamid bu ortamda alacaklı ülkelerle müzakereye oturdu.
Bu borcu ödeyemeyeceğimiz kesin, dedi.
"Siz bunda ısrarcı olursanız, genel bir felaket olacak".
Çünkü alacaklı ülkelerin verdikleri borçlar da, halkların bankalardaki mevduatlarından oluşuyordu. Bunun üzerine Osmanlı borçlarının %50si silindi. Duyun-u Umumiye idaresi kuruldu ve bazı Osmanlı gelirlerinin doğrudan bu idareye gidip oradan borçların ödenmesi uygulaması başladı.
Tabii borcun yarısı silinince, meblağ ödenebilir bir hal aldı. Abdülhamid o ortamda hanedan üyelerinin maaşlarını yarıya indirdi. Bu sembolik bir jestti ama önemliydi. Topluma mesajdı.
FİLİSTİN "KIRMIZI ÇİZGİ"YDİ.
Yahudiler 2. Abdülhamid'den Filistin'i satın almak istediler mi?
O dönemde başta Rusya ve Romanya olmak üzere birçok ülkede Yahudiler saldırıya uğramaya başladılar. Bu durumda kalan birçok Yahudi yaşadıkları yerleri terk etti ve bir bakıma ortada kaldı.
Yahudi liderler Abdülhamid'e Filistin'den toprak satması, bunun karşılığında Osmanlı borçlarının ödenmesi yönünde teklifler getirdiler.
Abdülhamid buna asla yanaşmadı ve Filistin'e Yahudi göçü konusunda sıkı bir biçimde kontrol kurdu. Abdülhamid'in uluslararası politikada bazı kırmızı çizgileri vardı. Filistin bunlardan biriydi. Yahudi yerleşimine tamamen karşıydı. Kendi döneminde bunu başarmıştır da.
Abdülhamid'in bazı kırmızı çizgileri İttihat ve Terakki döneminde pembeleşti mi?
Aşağı yukarı öyle. Abdülahmid'in Filistin'deki tutumu, İttihatçıların döneminde gevşedi, bunu biliyoruz.
Bir başka kırmızı çizgi doğu Anadolu idi: Doğu Anadolu'da her ne olursa olsun bir Ermenistan kurulmazdı. Nitekim kesin olarak başarmıştır bunu Abdülhamid.
Bir diğeri kutsal topraklarla ilgilidir. Kutsal topraklar yabancıların eline geçmemelidir, diyordu. Nitekim İngilizler Yemen'e kadar geldiler, ama onlarla muazzam bir mücadele yapıldı. İçeri girmelerine engel olundu.
Ki İngiltere, 19. yy'ın süper gücüydü, bugünkü ABD'den daha güçlüydü.
ABD ÇOK İSTEDİ AMA BÜYÜKELÇİLİK AÇAMADI
O dönemin güçü devletlerine düveli muazzama deniyordu.
Bunlar İngiltere, Fransa, Avusturya-Macaristan, Almanya, İtalya, Rusya ve Osmanlı'ydı.
ABD daha geri plandaydı.
Bu ülkeler büyükelçi teati ederlerdi. Mesela İstanbul'da hepsinin büyük elçiliği vardı. ABD de buradaki elçiliğini büyükelçiliğe yükselterek bu düveli muazzama arasına girmek istiyor. 2. Abdülhamid buna sürekli engelledi. Eğer ABD büyükelçilik açarsa, uğraşacağımız devletlerin sayısı artar, diye düşünüyordu. Bunda başarılı da oldu.
BASINI MAAŞA BAĞLAMIŞTI
Abdülhamid'in basınla ilişkileri iyi. İki bakımdan. Hem önemli yerli ve yabancı gazetecileri sofrasına davet eder, kendi düşüncelerini aktarıp yazılmasını sağlardı; hem de özellikle yabancı gazetecilere maddi menfaat temin edip Osmanlı lehinde yazılar yazdırırdı. Çok sayıda Avrupalı gazetecinin Osmanlı devletinden para aldığını biliyoruz.
TARİHİMİZDE KARA SAYFA YOK
Osmanlı toplumunun yapısını ve devletinin zihniyetini gösteren bir belge buldum arşivde. 1857'de. Şöyle diyor:
Yük beygirlerinin haftada bir gün tatilleri var. Cuma günleri çalıştırılmaları yasak.
1857'de bir takım suistimaller olmuş ki bu konuda, devlet bir hatırlatma ihtiyacı hissetmiş. Diyor ki
"Öteden beri yük beygirlerinin haftanın bir günü tatil yapmaları adet olduğu halde, bazı kimseler son zamanlarda bu kurala uymuyorlar"
. buradan ne anlıyoruz?
Yüzyıllardan beri Osmanlı'da yük hayvanlarının haftada bir gün dinlenme hakları var.
Halbuki 19. yy'da Avrupa'da insanlar günde 16 saat çalışıyor, madenlerde ölüyorlardı!
Osmanlı hayvanlarla ilgili şu tedbiri geliştirdi:
İzin günlerinde bu hayvanlara sahipleri de binmesin diye, semerlerinin çivili olmasına karar verildi. Yani bizim tarihimizde kara sayfa yok. Hayvanlara böyle bakan bir toplumun, bir devletin insanlara bakış açısı da çok farklı olur.
Röportaj : Prof. Vahdettin Engin - Tayfun Salcı / Gerçek Hayat
19/8/2007 | Kategori:
roportaj
|
Yorum (2) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
Eyüp Sultan'da Bir Mecnun: Yaşar Alptekin
Yaşar
Alptekin, 3 yıl önce bir televizyon programında, namaz kıldığını ve
eski yaşantısını terk ettiğini söylediğinde herkesi şoke etmişti.
Podyumların, dans pistlerinin aranan ismiydi. Erkek güzeliydi.
Hayranları çoktu. Ama o bir anda değişti. Mensubu olduğu ama hiç
yaşayamadığı İslam dinine sımsıkı sarıldı. Onu bu yola götüren
sebepleri çok kere dinledik. Sakıp Sabancı'nın cenazesinde başlayan
dönüş hikâyesini geçtiğimiz günlerde, kitaplaştıran Alptekin'e karşı
bir yıpratma kampanyası başlatıldı. Kanal D'de yayımlanan ‘Dobra Dobra'
programında, kendisini beyni yıkanmış birisi olarak gören ve yazdığı
kitapla gençlere kötü örnek olmakla suçlayan Zekeriya Beyaz'a
olgunlukla karşılık veren Alptekin katıldığı program hakkında çarpıcı
açıklamalarda bulundu. Alptekin'i programa çıkarmak için günlerce
peşinden koşan Kanal D'nin başvurduğu çirkin yoldan, duygu ve din
sömürüsü çıktı. Ünlü mankenle çok sevdiği Eyüp Sultan'da, hayranlarının
imza almak ve resim çektirmek için sık sık böldüğü, bol katılımlı bir
söyleşi yaptık. Yaşar Alptekin tam bir Eyüp-Sultan aşığı, oranın
yerlisi gibi olmuş. "Abi nerelerdesin" diyeni de var aynı safta namaz
kılmak isteyeni de.
Bu kadar ilgi ve alaka sıkmıyor mu sizi?
Ne haddime. Benim sıkılmak gibi bir lüksüm yok. İnsanlar bana
selam vererek ne kadar doğru bir iş yaptığımı onaylıyorlar. Zaten daha
önceden de selam veriliyordu. Fakat o başkaydı. O zamanlar filmlerden
izledikleri Yaşar Alptekin'dim. Gördükleri zaman, ‘ne haber' deyip
geçiyorlardı. Şimdi durum değişti. Selamünaleyküm diyorlar.
Sarılıyorlar. Nasıl sıkılayım ki. Bu kibirlenmek olur. Şükürsüzlük olur.
Eskiden merhaba deyip geçenler şimdi ne yapıyor?
Yine diyen var. Demeyenler de var. Fakat saygı gösterip, halimi
hatırımı soranlar çok fazla. (Geldiği camiadan bahsediyor) Bir dönem
delirmiş gözüyle baktılar. Acıyanlar, doktora götürmek isteyenler çok
oldu. Aksine ben de onlar için üzülüyordum. Sonra benim ciddiyetimi
anlayınca, saygı göstermeye başladılar. Artık konuşup karşılıklı
tartışıyoruz.
Yani o camiadan tam anlamıyla kopmadınız?
Bir dönem kopmuştum. Sarık, cüppe, şalvar giyip, dolanıp duruyordum.
"Mümin adam film çevirmez, mankenlik yapmaz, açılışa gitmez, kot
pantolon giymez" diyerek kendimi dünyadan soyutlamıştım. Haliyle onlar
bana, ben onlara çok itici gelmeye başladık. Sonra bir takım kişilerin
vesilesiyle, kot pantolon giymenin, gezmenin tozmanın sakıncalı
olmadığını kavradım. Tabii zamanla eski çevremle eskisi kadar olmasa da
kaynaştık. Mesela yanımda içki içmeyenler, hatta elinde içki varken
benimle konuşmayanlar ve sigara içmek için izin isteyen arkadaşlarım
bile var.
Dönüş yaptıktan sonra bir bocalama dönemi yaşamışsınız anlaşılan. O dönemde yanınızda kimler oldu. Kimlerle görüştünüz?
Reha Yeprem'in çok yararını, dostluğunu gördüm. Geçmişinde
yaşadıklarından yola çıkarak beni doğru yönlendirdi. Bu camiada da
oyunculuk ve mankenlik yapılabileceğini anlattı. "Biz sinemayı,
mankenliği bunlara bırakırsak, oyuncu ve manken olmak isteyen binlerce
gencin vebalini almış oluruz. Bu işlerin böyle de yapılabileceğini,
namaz kılmanın, içinden geldiği gibi inanmanın, dinini yaşamanın böyle
de olabileceğinin ispatı olmalıyız" dedi. Ben de sağlıklı düşününce
böyle olması gerektiğine karar verdim ve bir anda silip, sırt
çevirdiğim eski hayatıma, yeni Yaşar Alptekin olarak döndüm.
Şimdi nasıl geliyor o hayat size? Neler yapıyorsunuz, yadırgadığınız çok şeyler olmalı?
Bir kere benim avantajlarım var. O hayatı çok iyi biliyorum. Fakat
benim ölçülerim var ve bu ölçüleri aşmıyorum. Evet yadırgıyorum ama
küçümsemiyorum. İçmeden, abuk subuk hareketler yapmadan, çok laubali
olmadan eğlenebileceğini insanlara gösteriyorum. Hakkın bana hak
gördüğünün hakkını vererek yaşıyorum.
O hayattan çekip almaya çalıştıklarınız var mı peki?
Olmaz mı? Ben şu anda kime vesile olabilirim mücadelesi veriyorum.
Fakat sorunlar da yaşamıyor değilim. Birçok eski arkadaşım bana, "Ne o
Lambada Yaşar! Dans ettin, gezdin tozdun, şimdi de başımıza imam mı
kesiliyorsun?" diyor. Bunun tam aksine olumlu yönde tutum gösterenler
de var. Özellikle kitabımın çıkmasından sonra bana o çevreden ilgi ve
alaka arttı. Kitabımı okuyup, çıkış yolu arayanlar var. 60'a yakin
kişiyle iletişime geçtim. Yani bir dönüş listesi hazırladım.
Kimler var bu listede? Tanıdık isimler falan...
Benim için kimlerin olduğu çok önemli değil, ama diğer taraftan topluma
mal olmuş kişilerin yaptığı hareketler ses getiriyor. Yani en azından
bu hayatı bilmeyenlerin dikkatini çekiyor. Tanıdık birçok isim var.
Fakat isim veremem. Verirsem medya hemen yıpratır. Daha yolun başında
vazgeçerler. Zaten bu işler televizyonla falan olacak işler değil.
Geçmişinizden ‘cahiliye dönemim' diye bahsediyorsunuz. İslam hakkında gerçekten hiçbir şey bilmiyor muydunuz?
Din hakkında bilgim yoktu ama bazı örf adetleri uygulardım. Mezarlığın
önünden geçerken müziğin sesini kısardım. Ama ezan okunurken kısmazdım.
Ben ezan sesi duymuyordum, bir de bu var. Türkiye'de beş vakit ezan
okunduğunu dönüş yaptıktan sonra fark ettim. Ondan önce okunanları hiç
duymamışım.
Bir dönem Budizm ve Reiki'yle ilgilenmişsiniz? Hıristiyanlığa merak sardınız mı hiç?
Bir dönem, "Ben kimim?" sorusunu çok sordum. Acayip bir arayış
içindeydim. Reiki, Budizm gibi batıl şeylerle ilgilendim. Dünya dinler
tarihini inceledim. Fakat bunlardan hiçbirisi beni tatmin etmedi.
Hıristiyanlık hiç yakın gelmedi. Hatta bir dönem Yehova Şahitleri
benimle bayağı bir ilgilendi. Peşimi bırakmıyorlardı. Bir sürü kitap
falan getirmişlerdi. Hıristiyanlığa olan tavrım beni onlardan kurtardı.
Fakat ben o zaman her tarafa kaymaya müsaittim. Kandırılabilirdim.
Kendinizi hiç kandırılmış hissettiniz mi peki?
Yaşantı ve manevi olarak hissetmedim. Ben geçmiş yaşamım için hiç
kimseyi suçlamıyorum. Suçlayamam da. Bana bu yaşantıyı nasip eden
Allah'ım, geçmişimi de affeder inşallah. Fakat kandırılma konusunda
ticari olarak çok sıkıntı çektim. O zamanlar iş yaptığım ortaklarım
beni iyi niyetimden kazıkladılar. Annem ve babam dine dönüşümü bile o
ortaklarıma bağladılar. Beni, ortaklarım kandırdı, tarikata soktu,
şimdi de paramı yiyorlar sanıyordu annem.
Anneniz bu duruma şimdi ne diyor?
Dışlamadılar ama hiç tasvip etmiyorlardı. Benim namaz kıldığım 5-6 ay
sonra ortaya çıktı. Annem, "Ben de kılıyorum. Nereden çıktı bu 5 vakit"
dedi. Beni kandırdılar gözüyle bakarak, acıyordu. O dönemler sarık
falan da sarıyordum. Sonra zamanla annem alıştı. Geçen sene abdest
alırken bir baktım havlu tutuyor. Acayip oldum. Ağlamaktan gözlerim
şişti. Annem beni tasvip etmişti.
Dini yaşantıya bakış açıları nasıl? Onlarda bir değişim var mı?
Bilgileri yok. Zamanında Selanik'ten göç etmiş bir sülaleden geliyor
ailem. Babam felçli yatalak hasta. Anlatmaya çalışıyorum. Anlatıyorum.
Kur'an-ı Kerim okuyorum. Bir şey demiyorlar ama yapmıyorlar da. Allah
annem ve babama da hidayet versin. Annem aradı sırada kılıyor ama
babamın namazı kılmasını çok istiyorum. Bir de hacca gitseler. O zaman
benden mutlusu olmaz.
Röportaj; ERSİN ÇELİK
21/7/2007 | Kategori:
roportaj
|
Yorum (0) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
Büyük Provokasyonlara Hazır Mısınız?
Türköne: Benim beklentim, büyük bir provokasyonun olacağı yönünde
Orakoğlu: Bu günden sonra dikkat edilmeli. Bu tarihler kritik görünüyor
Laçiner: Endişem var ama asıl provokasyon seçimden hemen sonra olabilir
Kaynak: PKK eylemleri 22 Temmuz’dan hemen sonra bıçak gibi kesilebilir
Özcan: Seçim sürecinde provokatif eylemlerin artacağı iddiasına katılmıyorum
BÜYÜK PROVOKASYON SEÇİM SONRASI OLABİLİR
USAK Başkanı
Doç. Dr. Sedat Laçiner Türkiye’de kritik dönemeçler öncesinde hep
bombalı saldırı, önemli kişilere suikast gibi provokatif eylemlerin
yaşandığına dikkat çekerek, ‘22 Temmuz seçimlerine doğru gelinen son
virajda, seçim sonuçlarını değiştirmeye, seçmeni etkilemeye yönelik
eylemler bekliyorum. Son haftada provokasyonlar olacağından
endişeliyim. Asıl provokasyonları, eğer seçimden net bir siyasi tablo
çıkmaması durumunda bekliyorum. Zira, kaos isteyenlerin seçimin hemen
ertesinde provokasyona ihtiyacı olacak’ dedi.
Türkiye’de kaos
ortamı oluşturmak, kurumları birbirine düşürmek isteyen çevrelerin,
profesyonelce hazırlanmış eylemlerle başarıya ulaştığına dikkat çeken
Laçiner ‘Bu anlamda Danıştay saldırısı çok önemli bir eylemdi’ dedi.
Ulus’taki canlı bomba ve İzmir’de bulunan bomba düzeneğinin PKK işi
olduğunu söylemenin zor olduğunu ifade eden Laçiner ‘Ben, her iki bomba
eyleminin de PKK’nın boyunu aştığını düşünüyorum. PKK 2-3 gruba
bölünmüş durumda. Bu gruplardan her biri farklı çıkar grupları
tarafından kullanılıyor, yönlendiriliyor olabilir’ ifadelerini
kullandı.
ASIL HEDEFLERİ HÜKÜMET SON HAFTAYA ÇOK DİKKAT
Emniyet
Genel Müdürlüğü eski İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu,
‘Cumhurbaşkanlığı seçiminden beri seçim süreci çeşitli yollarla hep
provoke ediliyor’ dedi. AK Parti hükümetinin hedef tahtasında olduğunu
söyleyen Orakoğlu, 12 Temmuz günü İzmir’de bir hurdacının tesadüfen
bulduğu 30 kiloluk bombanın, seçimlerin manüple edileceğine yönelik en
önemli delillerden biri olduğuna dikkat çekti.
PKK işi mi net değil
AK Parti
iktidarının açık hedef durumunda olduğunu ifade eden Orakoğlu ‘15
Temmuz sonrasına dikkat edilmesi uyarısında bulunuyorum. Bu tarihler
kritik görünüyor. Hatta provokasyonlar, eylemler, seçimlerden sonra da
devam edebilir’ diye konuştu.
Ankara Ulus’taki canlı bomba
eyleminin PKK’nın eylemi olduğunun da henüz ispatlanmadığının altını
çizen Orakoğlu ‘Kaldı ki terör örgütleri ile kaos isteyenler, bazen
aynı noktada buluşabiliyorlar’ dedi. ABD’deki Hudson Enstitüsü’nde
tartışılan ‘Dehşet Senaryosu’nun yabana atılmaması gerektiği uyarısında
bulunan istihbaratçı Orakoğlu, ‘Hudson Senaryosu’nda yer alan
‘İstanbul’da PKK’nın 50 kişinin öleceği bombalı eylem yapması’ gibi
konular, dikkate alınmalıdır. Bunlar bir nevi akıl verme, akıl üretme
toplantılarıdır’ diye konuştu.
PKK DEĞİL ÇETELER YAPACAK
Siyaset bilimci
Mümtaz’er Türköne, 22 Temmuz sürecinin son günlerinde ciddi bir
provokasyon beklediğini belirterek, ‘Benim beklentim, büyük bir
provokasyonun olacağı yönündedir’ dedi. Son haftaya girildiğinde, hemen
hemen tüm anketlerin sonuçlarına ve kamuoyu eğilimine göre AK Parti’nin
yine tek başına iktidar olacağının görüldüğünü kaydeden Türköne ‘Şimdi
bu noktada, bu sonuçtan rahatsız olanların devreye gireceğini tahmin
ediyorum’ diye konuştu.
Hedefleri Ak Parti
PKK’nın
Türkiye’nin bir parçasını bölme amacını taşıyan bir örgüt olarak, seçim
sonuçları ile fazlaca ilgili olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Türköne
‘AK Parti’yi iktidardan uzak tutmak isteyen organizasyonun nasıl bir
yer olacağını tahmin etmek lazım. Bu durumda provokasyon, PKK’dan
değil, her yerde pıtrak gibi ortaya çıkan çetelerden gelecektir. Zira,
AK Parti’nin tek başına iktidar olmasını istemeyen, devlet içindeki
iktidar düzeninin kendileri lehine oluşmasını isteyen çok derinlerde ve
çok da yaygın olan bu çetelerdir’ diye konuştu.
Türköne
‘Medya, bu derin çeteleri, amaçları ve hedefleriyle birlikte önceden
deşifre ederse, provokasyon girişimleri başlamadan biter’ dedi.
22 TEMMUZDAN SONRA TERÖR BIÇAK GİBİ KESİLECEK
MİT kökenli
terör uzmanı Mahir Kaynak, 22 Temmuz sürecinin son haftasında
provokatif eylemler beklediğini belirterek ‘Bu eylemler, bir kısım
seçmenin oyunun rengini değiştirir’ dedi. Yaklaşık 3 aydır Türkiye’nin
Kuzey Irak’a askeri müdahalede bulunmasına yönelik provokasyonlar
yapıldığını ve bunun sonunda milliyetçi oyların yükseldiğini vurgulayan
Kaynak, ‘Provokasyonlar tek kaynaktan yapılıyor. PKK’nın Güneydoğu ve
Doğu’daki terör eylemlerinin, 22 Temmuz sonrasında biteceğine, hatta
birden kesileceğine inanıyorum’ dedi.
Meclis'te Provokasyon
PKK
eylemlerindeki amacın, kamuoyunu etkileyerek siyasi iktidarı yıpratmak
olduğunu ifade eden Mahir Kaynak, ‘22 Temmuz sonrasında kamuoyuna
ihtiyaç kalmayacağı için terör bıçak gibi kesilir. Ondan sonra
Meclis’te provokasyonlar ve operasyonlar başlar. Cumhurbaşkanı seçimi
sürecinde siyasilerin tehdit edilmesi, bir partiden diğerine
milletvekili geçişlerinin hızlandırılması gibi eylemler bekliyorum’
diye konuştu.
PKK fail değil adres
Terör örgütü
PKK’nın son dönemdeki olaylarda ‘fail’ değil ‘adres’ olduğu görüşünü
dile getiren Kaynak, ‘PKK, bir adrestir. Gerek Ulus’taki canlı bomba,
gerekse İzmir’de ele geçirilen bomba düzeneği PKK’nın işi değildir.
Eylemi kim yaparsa yapsın, adres olarak PKK’yı gösterir’ dedi.
İNSANIMIZ ARTIK BİLİNÇLENDİ
ASAM Başkanı
Dr. Nihat Ali Özcan ise çetelerin ve terörün bir Türkiye gerçeği
olduğunu belirterek, ‘seçim sürecinin son haftasında, provokatif
eylemler artacak’ yargısında bulunmanın yersiz olduğunu savundu. Özcan,
‘Geçen yıl yine Haziran-Temmuz-Ağustos aylarında da yine bugünlere
benzer bombalama eylemleri vardı’ dedi.
Bu tür provokasyon
olayları olsa bile seçmenlerin karar değiştireceği yönündeki
beklentilere ihtimal vermediğini kaydeden Özcan, ‘Türkiye son dönemde
değişti. İnsanlar, bilinçleniyor, neyin ne için yapıldığını ve nasıl
bir sonucun hedeflendiğini kestiriyor’ yorumunda bulundu.
16/7/2007 | Kategori:
roportaj
|
Yorum (0) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
Depresyona güzel çözüm: Umre
Her insanda, doğduğu andan itibaren onun gölge gibi izleyen bir ölüm
korkusu var. İnsan çok hassas bir varlık. Bir sabun köpüğü gibi her an
patlamaya hazır. İşte bu sabun köpüğünü güçlü kılmak ve ölümsüz hale
getirmek için sürekli buna bir şeyler katmak istiyor insan, gerek maddî
gerek manevi açıdan; iktidar, güç, işte ne varsa. Yaşlanıp güzelliği
gidince, bir sevdiğini kaybedince, işinde bir şekilde sarsıntı
geçirince o katmak istedikleri dökülmeye başlıyor. Ölüm korkusu sarıyor
insanı.’
DİN DÜŞMANLIĞI VE ‘BEN’
Bu
ifadeler Psikiyatr Mustafa Merter’e ait. Ona göre insan çok katlı bir
yapıya benziyor. Nefs katları denilen bu katmanlarda yükselmeyen
insanda, aynı kattaki yatay uğraşılarına rağmen bir tatminsizlik
başlıyor. Yükselme dinamiği devreye girmediği müddetçe bu derinleşiyor;
hatta daha aşağıya, karanlık katlara doğru iniyor. Hayatı sabit katta
kalmış ve yaşlandıkça yavaş yavaş aşağılara doğru inmeye başlamış bir
insan çok yoğun biçimde ölüm korkusu yaşıyor. Bir ömür boyu dinî
değerleri hayatında tatbik etmiş insan ise hadis-i şerifteki gibi
“ölmeden evvel öl”düğünden, yani bir şekilde rolleri öldürüp yükselmeye
başladığından ölüm korkusu hissetmiyor. “Bireyin psikolojik açıdan iki
temel fonksiyonu var. Birincisi nefs katlarında yükselmeyi sağlamak,
ikincisi ölüm korkusunu azaltmak.” diyen Merter, ara katta sıkışıp
kalmış ve ontoloji (varlıkbilim) ile ilgili olarak bu alanda bir daral
yaşayan insanlarda bütün dinî sembollerin ciddi kaygı uyandırdığını
söylüyor:
“Bizim Bodrum’daki otelde akşamları ney taksimi
yapılır. Bir hanımefendi hışımla geldi ve ‘Kapatın şunu, bana ölümü
hatırlatıyor’ dedi. Alt katlarda sıkışıp kalmış insanın yaşadığı bir
trajediydi bu aslında. İnsanların bu konuda verdiği tepkilere bir de bu
açıdan bakmak lazım. Kendisine ölümü hatırlatacak her türlü sembolle
karşı mücadeleye başlıyor; başörtüsü, sakal, oruç, hac, kurban bir
şekilde onun acısını depreştiriyor çünkü…”
ŞAŞIRTAN SORU!
Son
zamanlarda Türkiye’de yaşanan olağanüstü gelişmelere dair zihinlerdeki
fotoğrafı da bir anlamda netleştiriyor Merter, yaptığı bu
değerlendirmeyle. Ruh sağlığı, din, maneviyat sahalarındaki
çalışmalarıyla dikkat çeken bir isim kendisi. Transpersonal psychology,
yani ‘benötesi psikoloji’ adını verdiği psikoloji konusunda Türkiye’de
çalışma yapan tek kişi. Yaptığı, modern ruhbilimcilerin dışladığı
maneviyat alanında, Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler, Mesnevi ve İbn-i
Arabi gibi kaynakların yardımıyla İslami bir bakış açısı getirmek. 10
yıllık çalışmalarını “Dokuz Yüz Katlı İnsan” adlı kitabında toplamış:
“Türkiye’de başka orijinal bir çalışma yok bildiğim kadarıyla. Ama
bizim böyle abuk sabuk söylemeye çalıştığımız şeyleri mürşid-i kâmiller
asırlardır söylüyor. Mesnevi, baştan aşağıya bunu anlatır. Biz onların
anlattıklarını psikoloji diline tercüme etmeye çalışıyoruz, kitleler
daha iyi anlasın diye.”
Mustafa Merter durup dururken böyle
bir çalışmaya girişmemiş tabii ki. 25 yılını geçirdiği İsviçre’den
döndükten sonra Bodrum’a yerleşen Merter’i, yaptığı grup terapilerinden
birinde karşılaştığı bir soru kendine getirir: “Terapi bittikten sonra
bir hanım ‘Şimdi ne olacak?’ dedi. ‘Ya ben ne bileyim şimdi ne olacak.
Ben psikiyatrım. Sizi buraya kadar getirdim.’ dedim. Aslında ben onun
ne demek istediğini anladım; ama biz bu eğitimden geçmemişiz ki. Bir
süre sonra bu hanım ve grup terapisine katılanlar Hinduizm, Taoizm,
Budizm, Şamanizm gibi bazı yeni çağ manevi arayışlarına girip felaket
üstüne felaket yaşadı. O zamana kadar oluşturmaya çalıştığımız her şey
birdenbire gümbürdeyip gitti. İşte o zaman dedim ki, ben bu kadının
sorusunun cevabını araştırmalıyım.”
Nereden ve nasıl
başlayacağını tam bilemese de 1992’de Batı kaynaklarını tarayarak işe
koyulur. Transpersonal psychology’yi fark eder, Türkçeye de ‘benötesi
psikoloji’ şeklinde çevirir. Bu arada Mesnevi-i Şerif’e, İbn-i Arabi’ye
kulak verir: “Tabii Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler… Batılıların
söylediklerini ise filtreden geçirerek aldım. Efendimiz’in (sas)
hadis-i şeriflerinde buyurdukları gibi, ‘Hikmet müminin malıdır.
Bulduğu yerde alır.’ Batılıların söylediklerinde kesinlikle hikmet var.
Ama çok da yanlış var. Tasavvufla psikolojiyi, yani benötesi
psikolojisini bir araya getirebilir miyiz diye düşündüm. Yazdığım kitap
bu arayışın ürünüdür.”
Batı’daki bu arayışın temelinde,
aydınlanma paradigmasının, insanı fizik ve kimya süreçlerini anladığı
gibi anlamak isteme yanlışlığı vardır. Önce Freud’a itirazlar başlar.
Ardından Jung, Adler, Amerikan ve İngiliz psikoanalitik ekolleri
devreye girer. Sonra da insancıl psikoloji denen ekoller, Abraham
Maslow’lar, Karen Horney’ler, Carl Rogers’lar ortaya çıkar. Duyular
yani ampirik araştırmalar insanı hakkıyla kavramaya yetmez. Böylece
Transpersonal Psikoloji 1960-70’lerde pozitivizme, materyalizme,
ampirizme karşı bir reaksiyon olarak yavaş yavaş ön plana çıkar.
EVHAM ÇAĞI: NEFSİN DÜŞÜŞ ÇAĞI
Bu
aşamada Merter, nasıl ki Freud’un bir yapısal modeli varsa, başta
Kur’an ve hadis-i şerifler olmak üzere İslami kaynaklardan yaptığı
araştırmalardan istifade ederek kendi modelini ortaya koyar. Bunun için
öncelikle nefs’in yapısının anlaşılması gerektiğini söylüyor Merter.
Ona göre çağımız insanı hiç de iç açıcı bir durumda değil: “Nefsi çok
katlı bir binaya benzetirsek, sürekli alt katlara doğru bir iniş var.
Daha karanlık, daha ümitsiz, daha kaygı veren katlara doğru bir iniş
bu. Onun için sosyologlar ‘evham çağı’ diyorlar bu çağa. Terapiye gelen
hastaların büyük bir çoğunluğu kronik evham ve kaygı, panik atak,
anksiyete ağırlıklı depresyon yaşayan hastalar. Eğer insan davranışını
düzeltmez ise bu süreç böyle devam edeceğe benziyor. Ama bizim çok
büyük avantajımız var. Çünkü İslam, nefs katlarında aşağıya doğru
inmeyi durduran tek geçerli sistem; ayrıca yükselmeyi sağlayan sistem
de yine İslam.”
Peki, çağlar boyu gerekmedi de neden şimdi
ihtiyaç haline geldi psikoloji? Mustafa Merter’e göre bugün insanın
beyni elektronik sistemler, TV, cep telefonları, sinema, reklâm
endüstrisi sayesinde sürekli veri bombardımanı altında. Bu haldeyken
insanın sekîne, selam gibi İslamî halleri yaşaması çok zor. Bütün gün
cep telefonuyla vs. bombardıman altında olan biri, camiye gidip
namazını kılınca rahatlıyor. Felahı yaşıyor. Ama ne kadar? Telefon
çalıncaya kadar…”
DEPRESYONA KARŞI UMRE MUCİZESİ
- Sizce 50-60 sene sonra nereye gidecek insanlık?
Tek
kurtuluşumuz İslam’ı tam anlamıyla yaşamak. Farz namazlardan başka
nafilelere de ağırlık vermek lazım bu çağda. Çünkü işimiz eskiye
nazaran daha zor. Çok ciddi bunalıma girenlere umreye gitmelerini
tavsiye ediyorum. Umre, boyut değiştirme gibi bir şey, doğru dürüst
yapanlar için.
-Terapiye gelenlere mi söylüyorsunuz?
Evet.
-Umreye gidin deyince nasıl tepki veriyorlar size?
Benim
derdim, onların derdine derman olmak. Acılarını azaltmak. Dolayısıyla
birinci önceliğim hidayet aşılamak değil. Hal böyle olunca karşımdaki
söylediklerimden o kadar da rahatsız olmuyor. Bazıları da hazırlıklı
geliyor terapiye. Mesela kişi, dini bir şekilde pazarlık olarak
yaşıyor. Yani kronik kaygıları var, bir şeyler yaparak Allah’a bir
‘rüşvet’ verecek. Onu da uyarıyorum. Bu iş bu kadar basit değil.
-Nasıl rüşvet mesela?
İlkel
bir şekilde tabii ki. Şunu verdim; bunun karşılığında bunu istiyorum
gibi. Korku ve kaygı temeline oturan bir pazarlık halinde. Obsesif
kompulsif insanlar bu şekilde yapar. Dini bir cendere haline getirir.
Oysa dinin temeli sevgidir, muhabbettir. Bakarım ki kişi acımasız bir
Allah kavramı ile yaşıyor. Din bu değil diyorum onlara. Amel-i salih
çok önemli. İnfak ve izhar da… İnfak ve izharı doğru dürüst yapmadan
dindar gibi görünen çok insan var. Duruma göre gereken şeyleri aklımın
erdiği kadar söylemeye çalışıyorum.
Mesela terapiye bir
bürokrat geliyor. Günde 12 saat çalışma, trafik, derken depresyona
girmiş. O şartları da terk edemiyor. Ne yapmak lazım? Bu adamın gönlünü
değiştirmek lazım. İnsanın bir beyni bir de gönlü var. Bu adamcağızın
derdi gönlüyle. Gönlü devreye girmiyor. Kafası aşırı çalışıyor. Bu
adama kalkıp işini değiştir, tatil yap diyemem. Yapamıyor da zaten.
Eğer bulunduğu ortamda gönlüne inebilirse, o şartlara rağmen daha bir
rahatlayacak. Kendisine umre size iyi gelir diyorum. Oraya gittikten
sonra önceliklerinizi gözden geçirebilirsiniz. Orada yaşayacağınız bazı
güzel haller işyerinde size belirli bir rahatlama, ferahlama
getirebilir tavsiyesinde bulunuyorum.
-Bu tavsiyenizi yerine getirenlerde daha sonra nasıl değişiklikler gözlemliyorsunuz?
Oooo!
Ünlülerden biri geldi bana. Efendi bir hanım kız. Çıkardı gazeteyi.
“Bakın benim halime.” dedi, “Ben böyle olmak istemiyorum. Öleyim mi
böyle olmamak için?” Ben de orada, tutarken dilimi, boşaldım ve yapması
gerekenleri söyledim. Geçenlerde elektronik posta atmış, “Annem ve
babamla umreye gidiyorum.” diye. Hayatı değişiyor kızın. Edebi, ahlâkı
görüyor. Yani bir metamorfoz yaşıyor insanlar.
Yine biz
homoseksüel terapisiyle de ilgileniyoruz mesela. Yeni başladık
araştırmaya, böyle bir terapi var mı yok mu diye. Homoseksüellerin anne
baba ilişkileri çok yüklü. Genel bir teoriye göre, babasından beklediği
ilgi ve alakayı bulamayan insanlar bir şekilde başka erkeklerde onu
arıyor. Psikoterapik olarak homoseksüellik cinsellik arayışı değil,
erkekten sevgi ve muhabbet arayışı. Yönlerinden bir tanesi bu. Bir
çocuk geldi. Kendisine dedim ki, ister misin babanla, ailenle umreye
gitmeyi? Eminim bu çocuk umreye gitsin gelsin, benim işim iki misli
kolaylaşacak. Hiç şüphe yok. Ortada bir umre mucizesi var. Çok ağır
manik depresif rahatsızlığı olan, aynı zamanda psikodinamik olarak
babası ile çok yoğun krizler yaşayan birisi geldi bundan yaklaşık bir
sene önce. Babasına telefon açıp, “Lütfen, kızınızı alın umreye gidin.”
dedim. Gittiler.
AHMET MUHTAR MERTER’İN TORUNU
-Siz umreyi önemli bir terapi unsuru olarak kullanıyorsunuz.
Evet.
Yeni sosyoterapi metotları bunlar. Mahzun olmamak, yani depresyona
girmemek ve korkmamak için, ki bu çağ korku çağı, yapmamız
gerekenlerden bir tanesi amel-i salih frekansına girmek ve bunu bir
terapi metodu haline getirmek. Yani profilaktik olarak bunu yapmamız
lazım. Çünkü belirli bir süre sonra, bu ritm devam ederse herkes
psikosomatik (psikolojik kökenli fiziksel rahatsızlıklar) bir
rahatsızlık yaşayacak. Hastaneye giden hastaların yüzde 60-70’i
psikosomatik rahatsız. İşte adam aşırı yükten, stresten, şundan bundan
mide ülseri, astım, alerji yaşıyor.
Şimdi biraz gerilere
gidelim ve Mustafa Merter’i daha yakından tanıyalım. Merter, bu
noktaya, Paulo Coelho’nun Simyacı’sında İspanya’dan kalkıp Mısır
Piramitleri’nin eteklerinde hazinesini arayan; fakat aradığı hazinenin
aslında yaşadığı yerde olduğunu öğrenen Endülüslü çoban Santiago’nun
hayat hikâyesine benzer bir hayat sürerek gelmiştir. Türk aydınının
içine düştüğü durumu göstermesi bakımından da önemli onun hikâyesi.
Mustafa
Merter, bugün adını İstanbul’daki Merter semtine veren bir ailenin
ferdi. Kuzey Arnavutluk’taki Bayramsuri adlı bir yerden 150-200 yıl
önce İstanbul’a gelen Sipahi Mehmet Efendi’nin torunlarından biri
kendisi. Beykoz’daki aile yadigârı meşhur Subaşı Çiftliği’nin sahibi
işte bu Sipahi Mehmet’tir. Ailenin en çok tanınanı, Yunan İşgali’ne
karşı Trakya-Paşaeli Cemiyeti’nde yüzün üzerinde silahlı adamıyla millî
müdafaayı organize ederek önemli roller üstlenen ve Mustafa Merter’in
de dedesi olan Ahmet Muhtar Merter’dir. Ahmet Bey, kardeşi Hüseyin
Subaşı ile birlikte İstiklal Savaşı sırasında Anadolu’ya silah
sevkıyatını da yürütür. Bu hizmetlerinden dolayı hâlihazırda resmi
Anıtkabir’de asılı bulunmaktadır. Haznedar Çiftliği’nin sahibi olan
aileye buralar padişah tarafından verilmiştir. Sebebi de ailenin
hazinedarlık yapmış olmasıdır. Osmanlı’nın, sondan bir önceki
vak’anüvisi Lütfi Efendi de, Mustafa Merter’in babaannesi tarafından
büyük dedesidir. Yine bu koldan paşalar da çıkarmıştır aile. Merter’in
annesi Ayhan Hanım’ın büyük dedesi ise Beylerbeyi Camii’nde müezzinlik
yapmış birisidir. Hatta Sultan Abdülhamit geldiği zaman ‘Ezanı Küçük
müezzin okusun’ diyecek kadar sesi güzel birisidir o.
SONRAKİ NESİL RİSK ALTINDA
Ticaretle
uğraşan Mustafa Merter’in babası Hasan Tahsin Bey, Ayhan Hanım’la
evlenir. Fakat bu evlilik çok kısa süre sonra, Mustafa henüz iki
yaşındayken sona erer. Anne ve babası boşandıktan sonra başka
evlilikler de yapınca Nesip Mustafa Merter’in, babasının evliliğinden
bugün işadamı olan Mehmet Berke Merter, annesinin evliliğinden de, genç
yaşta rahmetli olan Recep adlı kardeşleri dünyaya gelir.
Mustafa
Merter doğduğunda yıl 1947’dir. Anne ve babası ayrıldığı ve kendisi
annesi ile ikamet ettiği için önce Emirgan taraflarındaki Boyacıköy’de
oturur; sonra Bebek’te geçer çocukluğu. Yazları da babasının bulunduğu
Haznedar Çiftliği’nde ikamet eder. Fakat hayatında önemli izler bırakan
küçüklük dönemi ise Cihangir Camii’nin aşağısındaki İlyas Çelebi
Sokağı’nda geçer. Annesinin onu teravihlere götürmeleri, ahşap binalar,
Arnavut kaldırımları, en önemlisi de artık unutulan mahallelilik
duygusu kalır o günlerden hafızasında şimdi.
SOLCULARIN HEPSİ ATATÜRK DÜŞMANIYDI
Taksim’deki
Aydın İlkokulu’ndan diplomasını alan Mustafa, Avusturya Lisesi’nin orta
kısmına kaydolur. Burada derslerini geçecek kadar notlar alır,
fazlasında gözü yoktur. Mesut Yılmaz da yan sınıflardan birinde kısa
pantolon giyerek okuyan öğrencilerden biridir o zamanlar. 27 Mayıs
olduğunda Avusturya Lisesi’nde yatılıdır. Babası Demokrat Partili’li
olmasına rağmen, dönemin çoğu ‘organize gençleri’ gibi o da ne olduğunu
bilmeden ve tam anlamadan Menderes’e karşıdır. O gün duvardan atlayıp
ne olup bittiğini anlamak üzere Galata Köprüsü’ne kadar gider, yolların
kapandığını ve başka gördüklerini rapor olarak sunar okula.
Parçalanmış
bir aile ortamında, henüz 15-16 yaşında iken, 1964 yılında eğitimini
sürdürmek için Avrupa’ya gider. Liseyi Cenevre’de okur. Hep Katolik
okullarında eğitim ve öğrenim görür: “İslam terbiyesi verilmemişse bir
okulda, o çocuklar dinlerini yaşamıyor. Onların çocukları ne oluyor
acaba? İki nesil sonrası ne oluyor? Hiç birimiz, bildiğim kadarıyla,
Hıristiyan olmadık. Onurlu, gururlu, milliyetçi idik; ama çoğumuz
dinimizi yaşamaz hale geldik. Oradan çıkanlar işte Amerika’dan
kazanılan burslarla özel bazı kuruluşlara girdiler. İslam terbiyesi
almamış ise o nesil kaybolmuyor; ama ondan sonraki nesli risk altına
sokuyorsunuz.”
Yüksek tahsilini, 1975 yılında Lozan
Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tamamlayan Merter, aslında ortaokul
yıllarında astronom olmak gibi bir hayali olsa da neden tıp fakültesine
gittiğini bugün dahi bilmemektedir. Onun İsviçre’deki günlerinden
ilginç hatıraları da var: “Oradayken milliyetçi, muhafazakâr gençler
olarak, aramızdaki solculara karşı millî değerlerimizi savunurduk. O
zamanlar bu Cumhuriyet gazetesi, Pravda gibi idi. Lozan’a gelen
solcuların hepsi, ki bazıları da uç solculardı, Atatürk düşmanı idi.
Ellerinde fırsat olsaydı, yani ihtilal yapabilselerdi, Atatürk
heykellerini yıkıp yerine Lenin heykelleri dikeceklerdi. Bunu açık açık
söylüyorlardı da zaten. Biz de o zaman Mustafa Kemal’i savunuyorduk.
Şimdi bakıyoruz solculara, hepsi Mustafa Kemalci kesilmiş. Bu ne biçim
tezat?”
MEDİTASYONDAN ÖNCE TASAVVUF OLMADI
1977
yılında, kendisi halen Hıristiyanlık dinine mensup İsviçreli Maria
Teresa Spescha ile hayatını birleştiren ve bu evlilikten birlikte hacca
gittiği Tahsin Can ile Selma adında iki çocuğu olan Mustafa Merter,
bundan önce de Ankara’da, Güvercinlik’te 18 ay boyunca askerlik
vazifesini yapar. Burada psikolojik sorunları sebebiyle terapiden
geçmek durumunda kalır: “Sorunların sebebi çok karmaşık bir aile
yapısı. Biliyorsunuz psikolojik rahatsızlıkların birinci nedeni
kalıtımsal nedenler… Genetik yapı, anksiyete, depresyon gibi şeyler.
Bir şekilde genetik altyapınız var, onun üzerine eğer bir de sorunlu,
karmaşa dolu bir çocukluk ve ergenlik yaşıyorsanız bu daha da
zorlaştırıyor ve sonra rahatsızlık çıkıyor. E bende ikisi de var.”
Terapisti
çok tanınmış bir psikiyatr olan Engin Gençtan’dır: “Benim için
hayatımın bir dönüm noktasıydı. Psikolojik sorunlarımın değişmez
olmadığını anladım. Grup terapilerine ve bireysel terapilere katıldım.
Psikolojiye büyük bir ilgi duydum; ama yine de korkuyordum, psikiyatri
yapmaya. ‘Benim kadar dengesiz bir adam nasıl başkasının derdine derman
olur?’ diyordum. Almanya’da iki sene dahiliye ihtisası yaptım.
İsviçre’ye döndüğümde dahiliyede iş bulamayınca hasbelkader
psikiyatriye girdim.”
KAFAYI KAZITMAKTAN SON ANDA KURTULDUM
Terapiden
geçince insanı biraz anlamaya ve öğrendiklerini mesleğine uygulamaya
başlar: “İnsanda mantığa sığmayan bazı sırlar var. Mesela yoğun
psikoterapi yaptığımda bir saat, sanki beş dakika gibi geçiyordu.
Zamanın bu kadar izafi olabileceğini terapiden evvel yaşamamıştım.
Hümanistik psikolojinin büyüklerinden Carl Rogers eşduyumu ön plana
çıkartır ve ‘Olduğun gibi görün, şeffaf ol, yargılama, aynı frekansa
gir ve duyguları beraber taşı’ der. Onun metodunu uyguluyordum. Bu
arada insanlarla çok yoğun göz teması halinde çalıştığım için
karşılıklı böyle çok acayip duygular yaşamaya başladım.
N’oluyoruz,
nedir bu insan derken çalıştığım hastanede birine sordum bunu. Orada
bir Amerikalı hastabakıcı vardı. Uzun seneler Hindistan’a gitmiş,
meditasyonlar yapmış biriydi. ‘Ooo’ dedi ‘senin meditasyon zamanın
geldi.’ O sıralar Zürih Üniversite Hastanesi’ne tayinim çıkmıştı.
Meditasyon yapmak yerine önce tasavvufu araştırmayı düşündüm. Zürih’te
sufileri aramaya başladım. Nur Hanım diye birinden bahsedildi; ama
kendisiyle bir türlü görüşemedik.”
Bunun üzerine oradaki bir
meditasyon merkezine gitmeye başlar. 12 Eylül sonrası yıllardır bu
yıllar. Sabah erken kalkıp günde 4 saat oturup, nefese konsantre
olmakla meşguldür; ‘zen meditasyonu’ dedikleri bundan ibarettir.
Başkaca seremonisi, inanç sistemi falan da yoktur: “Sanki evvela
psikolojik olarak kendimi anladım, sonra biraz insanı anladım, ondan
sonra tekrar kendi derinliklerime şöyle bir daldım. Bu bende inziva
arayışını başlattı. İşte o dönem dağlarda, bayırlarda, ormanlarda,
mağaralarda falan kalırdım.”
Mustafa Merter, Bodrum’daki
mağaralarda kalır 10-15 gün, Afganistan’a sürüklenir, üç hafta orada
kalır, Himalayalar’a savrulur: “Genelde insanlar garipsiyorlar; ama pek
de dokunmuyorlardı. Hanım hep anlayışla karşıladı beni. Hatta zaman
zaman derdi ki ‘Ya senin vaktin geldi. Sen git.’ (Gülüyor) Uzun seneler
süren bir arayış döneminden sonra bir gün bana, ‘Sen bu işi artık çok
yapıyorsun. Biz seni Türkiye sorumlusu yapalım.’ dediler. O zaman
kafayı kazıtacaktım. Budist rahipler gibi yaşayacaktım çünkü.”
Tasavvufa
yönelmeden önceki bu döneminde Merter, çok az yemek yer, yırtık
elbiseler giyer. Çevresinde insanlar toplanınca guru havalarına
büründüğünü fark eder; psikiyatr olmanın da avantajıyla bu tehlikeyi
hissettiği anda ‘ben yokum’ der: “O zaman dedim ki ‘Ben psikiyatrım.
Eğer bu işi bunlar gibi yapacak, bunlar gibi olacaksam, onlara şöyle
bir alıcı gözle bakayım.’ Oradaki o idarecinin gözlerinde çok manalı
bir hasret gördüm. Adamın gözlerinde sanki bir hüzün vardı. O adamın
gözlerinde yakaladığım o varamamışlık duygusu beni tasavvufa yöneltti.”
-Bu yol çıkmaz sokak gibi mi geldi size?
O
zaman farkında değildim; ama bir şüphe uyandı içimde. Çünkü bu gözlerde
bu duygu varsa, ben de psikiyatr olarak üç kuruşluk bilgimle bunu
görüyorsam, bu nedir? Ben yapıyorum günde 4-5 saat meditasyon, bu adam
senelerdir günde yapıyor 10-12 saat. Ama gözlerinde bir yerlere
erişememişlik duygusu var. Bunun üzerine, bütün Avrupalı ve Amerikalı
Müslümanların veyahut yeni çağ arayışlarına girenlerin İslam’a giriş
kapısı olan Hz. Mevlânâ’ya yöneldim. Onlar gibi Hz. Mevlânâ’nın
tezgâhından geçtim.
PAPAZIN ACAYİP RÜYASI
Mustafa
Merter Konya’ya gider. Sufi camiası ile tanıştıkça yavaş yavaş başka
bir şeyin var olduğunu hissetmeye başlar. Bu arada Türkiye’ye gelip
gitmeleri sıklaşır: “İslam’la müşerref olduktan sonra, büyüklerin
sohbetinde bulunmak, Mesnevi-i Şerif’i, Efendimiz’in (sas) hadis-i
şeriflerini okumak insanın burnunu yere sürtüyor. Yani bir şekilde
anlamaya başlıyorsunuz.”
Bu arada İsviçre’deki meditasyoncular
‘kuş yuvadan uçuyor’ düşüncesiyle, iki-üç fakülte bitirmiş, çok zeki,
ikna kabiliyeti kuvvetli bir Cizvit papazını gönderirler yanına: “Geri
dönmem için bir şeyler anlattı bana. Ben de bir iki kelime söyledim. O
gece yattı. Ertesi gün yüzü gözü acayip bir şekilde yanıma geldi.
‘Senin beni yatırdığın evde cinler var’ dedi. ‘Niye?’ dedim. ‘Çok
acayip bir rüya gördüm’ dedi.
Rüyası şu: Bu adam düz bir
alanda yürüyor. Önüne birdenbire yerin altına giren bir merdiven
çıkıyor. Oradan girip yürümeye başlıyor. Dehliz gibi bir yerde,
karşısına demir bir kapı çıkıyor. Onu açmaya çalışıyor, açamıyor.
Delikten bakıyor, anlatılmaz bir ışık görüyor. Öbür tarafa da
geçemiyor. ‘Şimdi anladın mı?’ dedim kendisine. Sustu. (Gülüyor)
Mananın zenginliğine bakın. O anlayamadı belki; ama benim anlamaya
çalıştığım şey biraz daha belirgin oldu.
Mustafa Merter,
Türkiye’ye yerleşmeye karar verir. Yıl 1988’dir. Bu kararda çocukların
yetişmesi için güvenli bir ortam arayışı da etkili olur: “Batı
toplumunda çocuklar bir şekilde anne ve babalarının dünyasını
reddediyor. Sanki insanın içindeki o sağduyuyla materyalist hayat
tarzının mutluluk vermediğini görüyor ve ona alternatif bir şeyler
yapmak istiyor. Erich Fromm, Herbert Marcus gibi filozofların tek
boyutlu insan tabirinden yola çıkarsak, tek boyutlu olmak istemiyorlar.
Veya bizim nefs psikolojisinden anladığımız şekilde nefsin bir katında
hapis kalıp, yükselme şanslarını yitirmek istemiyorlar.”
1994’te
hacca gider, Irvin Yalom’u da Bodrum’daki evinin bahçesinde bir grup
terapisinde ağırlar. İşte orada yaptığı grup terapilerinden birinde bir
bayan, onu şoke eden yukarıdaki mezkûr soruyu yöneltir kendisine. Bunun
üzerine Merter, benötesi / maneviyatçı psikoloji serüveninde ilk
kazmayı vurur.
İLAHİYATÇI PSİKOLOGLAR ŞART
Artık
psikoloji ve psikiyatri alanında bütün eski bilgilerin yeniden gözden
geçirilmesi gerekmektedir. Ancak içlerindeki direnç, İslam’la temas
kurmalarında en büyük engeli teşkil ettiğinden bu henüz mümkün
görünmemektedir. Sadece İslam’la değil, diğer dinlerle de meseleleri
vardır ruh bilimcilerin aslında. ABD’deki bir araştırma da bunu
doğrulamaktadır. Araştırmaya göre halkın yüzde 95’i dindar olmasına
rağmen bu oran psikolog ve psikiyatrlarda yüzde 20’lere kadar düşüyor.
Fakat ABD’deki yeni eğilim, ruhbilimle uğraşacak olan insanların
ilahiyat eğitimi almaları yönünde. Türkiye’de ise durum farklı.
İlahiyat mezunları kendi alanlarına hapsedilmek isteniyor: “Eğer kişi
manevi eğitimden geçmiş bir terapistte daha rahat hissediyorsa kendini,
elbette ona gidecek. Çünkü daralmış insan, denize düşmüş. Bir şeye
sarılıp çıkmak istiyor. Tabii burada şöyle bir trajedi de yaşanıyor.
Müslümanlar psikolojiye küs; ihtiyaçları olana kadar. Niye küs? İşte
Freud’un, Jung’un ateist, Allah tanımaz vs. durumlarından dolayı.”
-Türkiye’de tepki geliyor mu meslektaşlarınızdan?
Eleştiri
otomatik olarak gelecek. Ama anlamadan yapıyorlar bunu çoğunlukla.
Böyle şeylerle karşılaşacağımı biliyorum. Hazırlıklıyım tabii. Çünkü
paradigmayı sorguluyorsunuz. Paradigma dışarıdan içeriye antikor kabul
etmek istemez.
Hedonist, narsist bir modelin bizlere empoze
edildiğini anlatan ve psikanalizin, medeniyeti tedavi edeyim derken ruh
sağlığını da bozduğunu ifade eden Merter, modern tıp biliminin insanın
hayat kalitesini yükseltecek by-pass, organ nakli vs. gibi gelişmeleri
gerçekleştirmesine rağmen, aynı şeyin psikoloji ve psikiyatri için
söylenemeyeceğini vurguluyor. İnsanın ruhsal durumunun, modern bilimin
çıkış zamanına göre daha kötü durumda olduğunu belirterek,
terapilerinde rüyalardan da çok faydalanıyor.
Bunun için de
Kur’an, hadis, Mesnevi, İbn-i Arabi’den esinlenerek oluşturduğu özel
bir metot kullanıyor. Onun, bu konuda ehemmiyet verdiği nokta ise
sembollerle çalışmamak.
Peki Nesip Mustafa Merter’in hayatta
pişmanlıkları olmuş mudur? “Oooo, çok. Mesela keşke daha evvelden
İslam’la müşerref olsa idim. Bu kadar seneyi kaybetmeseydim. Keşke
tasavvufla daha evvel tanışsaydım. Çünkü benim gibi yaşlı bir eşeğin…”
-Estağfurullah!
Tımar
edilmesi daha zor. Gençken tımar etselerdi herhalde adam olurduk. Ama
şimdi yaşlı eşekler (gülüyor) tımar olmuyor. Aynen böyle yazın.
-Türk aydınının yapısında bu zaten var değil mi; kendi hamuruna, suyuna uzak kalma gibi…
Ya,
10-15 yaşlarında almış götürmüşsünüz Avrupa’ya bir çocuğu. 25 sene
orada bırakmışsınız. Nasıl yapsın yani? 22-25 yaşlarında gitmiş olsam
bir şeyler yerine oturmuş olacaktı.
HAYALÎ ÇÖKÜŞ SENARYOSUNA İNANDIRILDIK
-Peki siz yurtdışına gittiniz de böyle oldu. Türkiye’de olanlara ne demeli?
Osmanlı’nın
son döneminde çok büyük bir kimlik krizi yaşanmış. Bu krizi ben kendi
ailemde de müşahede ettim. Avrupa’nın bu dönemdeki, parantez içinde o
müthiş ilerlemesiyle bir şekilde öyle bir yetersizlik duyguları oluşmuş
ki Türk aydınının içinde, karşı tarafı yüceltirken bir yanda
kendilerini çok değersiz görmüşler. Türk burjuvazisinin İslam’dan da
kopması aynı sebebe dayanır. Aileme baktığımda, çok ilginçtir, eski
ailelerin hepsinde bir şeyh, bir ehl-i tasavvuf vardır; ama 100 sene
kadar bir zaman içinde birdenbire sanki bir deprem yaşanıyor, ateist
oluyorlar. Benim ailemin içinde Allah tanımayanlar, Allah’la alay
edenler vardı. Bunlar şeyh torunları. Akıl almaz boyutlarda bir kimlik
krizi bu. İmparatorluğun çöküş nedenleri bizim hayat tarzımıza ve
dinimize bağlanmış. Buna İttihat ve Terakki Hareketi, Jöntürkler bir
şekilde inandırmışlar bizi. Sürekli, planlı, programlı bir şekilde
bedenimize zerk edilmiş bu düşünce. Sonuçta biz çok büyük bir
imparatorluğu oluşturmuş olmamıza rağmen her şeyi bir taraftan
yadsıyarak, hiçlik duygusu yaşamışız. Ama yavaş yavaş, tekrar
uyanıyoruz.
Kaynak: Aksiyon Dergis
25/6/2007 | Kategori:
roportaj
|
Yorum (1) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
Kabe, Allah İle Habibinin Aşkını Pompalayan Bir Kalp
Kutsal topraklara ilk yolculuğunuz nasıl gerçekleşti?
Gazeteciler
ve Yazarlar Vakfı’nın daveti ile diyarı yâre kanat açtım. Suudi
Arabistan Hava yolları uçağıyla Medine’ye kanatlandık. Ve o gece
Türbe-i Saadet’in nur ummanına daldık. Cibril Kapısı’ndan girip gönül
bahçemizin güllerini Huzur-ı Risalet-penahilerine takdimin hazzını
tattık. Kadir günü Resulullah Efendimiz’le (sav) hac yapmak ümidiyle
Kâbe’nin yollarına düştük. Delik deşik yüreciklerimizle Kâbe’deki aşk
pınarından ab-ı hayat doldurup mest ve şâdân, aynı akşam Medine’ye
döndük. Bayram sabahı Efendimiz’le bayramlaşıp, hurma bahçelerine veda
ettik ve yeniden Kâbe ile kucaklaşmaya koştuk.
Mübarek beldelere kavuşunca hangi duyguları yaşadınız?
Ben
Hicaz’da iken ayaklarım yere basmadı. Tabi ki dünyada idik. Ama sanki
başka bir âlemde yaşıyorduk. Bedenlerimiz hafiflemiş, ruhlarımız
yoğunlaşmıştı. Ta ki uçağın tekerlekleri, Yeşilköy’e değene kadar…
Aklımın ayakları ancak o zaman yere değdi…
Mescid-i Nebevi’nin
avlusunda Batı operetlerindeki balerinler gibi uçuyordum. Ravza’nın dış
avlusuna ilk girdiğimde geceydi. Ellerimi aşağıda tutamadım. Önce göğüs
hizama, sonra başımın üstünden yukarı kaldırdım. Gökten yağan nur,
avuçlarımdan vücuduma doğru süzülüyordu. Bir nur paratoneri olmuştum.
Sade
ben değil. Medine’de daha sonra Mekke’de herkesin yüzü bana aynı
güzellikte göründü. Çehreler aynileşmiş, gönül kandillerinde yanan iman
ateşiyle nurun ala nur olmuştu.
Orada benim için tarih harekete
geçti. O kutlu beldeler ki: Hz Adem ile Hz. Havva’nın buluştuğu
topraklar, ilk mabedin olduğu yer ve Hz. İbrahim’in Hz İsmail’in ve Hz.
Hacer’in dolaştıkları tek yer orası. Orada Peygamberler, tarih
kitaplarından mukaddes kitaplardan çıkıyor, onlarla buluşuyorsunuz. Hz.
Peygamberle bizzat kucaklaşıyorsunuz, bütün ashabla bir aradasınız.
Hicri 6. asırdan 20. yüzyılın sonuna kadar İslamiyetin müntesibi olan
insanların gittiklerine emin olduğunuz tek yer. Ilık Medine
akşamlarında sağ omzumda Malezyalı genç elektronik mühendisi Şerife,
sol omzumda Burmalı Ayşe Muhammed, ardımda Kahireli Vesile ile
Huzurullah’ta Hatm-i Kur’an ile secdeye vardık. Gökten yere inmiş bir
melaike ordusu gibiydi cemaat.
Kâbe’yi gördüğünüz esnada neler hissettiniz?
Kâbe
dünyada Allah ile Habibinin aşkını pompalayan dev bir kalp. İnsanlar
Basra’dan Lahor’dan ya da Buhara’dan, kalbe giden ana damarların
içindeki alyuvarlar gibi, bir aşk ırmağına dalmış, buralara kadar
gelmişler. Kalp (Kâbe) ciğere (Medine) pompalıyor onları, temizleniyor,
aklanıyor, paklanıyor, nur’un alâ nur olup yine başka bir ana damarın
akışına kendini bırakıp uzak diyarlara dönüyorlar. Kâbe hikâyemizin
kendisi ile başlayacağı kendisi ile biteceği bir kara delik. Onun
yanında fevkalade kendim olarak buldum. Sanki bundan önce hiç
yaşamadım, sanki bundan sonra hiç yaşamayacağım. Buradayım, benim ve
başka hiçbir şey olmaya ihtiyacım yok. Kâbe’de hacılarla beraber,
sadece kul olmak, kullarla kul olmanın lezzetini tatmak, aralarında yok
olurken var olduğunu fark etmek. Kâbe’de bizi aynı kolyeye dizili
inciler gibi birbirimize yakın yapan ortak imanımız: Gönül dilimiz.
Kâbe bir insan kadar, hatta insandan daha güzel…
Kâbe’yi görünce nasıl niyaz ettiniz?
Ben
Kâbe’yi görünce ‘Ya Rabbi! Resul-i Ekrem’in kendisi için ümmeti için ve
ümidi için; Hz. İbrahim’in kendisi için, milleti için ümidi için ettiği
duaları kabul et.’’ diye dua ettim. Her peygamberin bir ümidi vardır.
Ben de o ümidin içindeki bir ümit oldum. Her ümit bir duadır. Bir dua
olmalıdır. Dualarımızla geleceğimize tasarruf ediyoruz, ipek bir kumaş
gibi yarınlarımızı dokuyoruz. ‘Allah kabul etmeyeceği duayı kuluna
söyletmiyor’ derler. Yalnız bu ruh kimyasının özel bir formülü var.
Kâbe’de Beytullah’ın kara donuna yapışıp ağlaya ağlaya dualar ettim…
Sevgilim için, Sevgililerim için. Yavrum için yavrularımız için, ülkem
için, İslamiyet ve insaniyet için…
Tavaf esnasında neler hissettiniz?
Malumunuz
tavafın ilk adımı Hacerü’l Esved’den başlıyor. Hacerü’l Esved’in çok
büyük bir manyetik gücü var. İlk gün uzaktan, ellerimi kaldırdım. Avuç
içlerimi ona çevirdim. Ellerimin içinde ikişer santimetrekarelik
parçalar oluştu. Oradan elektrik aldığımı, oraya bir elektrik verdiğimi
hissettim. Kâbe tarihin ve coğrafyanın harmanlandığı bir mekân. Öyle
olunca sadece tarih kitapları değil, kendi aile tarihim de harekete
geçiyor. O tavafı yaparken ben çok iyi biliyorum ki dedelerimin ayak
izlerine basarak onların gözlerini sabitledikleri Kabe’nin örtüsüne
bakarak orada dolaşıyorum. Orası tarihin ve coğrafyanın buluştuğu bir
fiyonk noktası. Günümüz açısından da değerlendirirsem ırkların
rengarenk mozaiğinden tılsımlı bir bütün yaratmış zaman. Orada bir
Nijeryalı’yla, bir İranlı’yla bir Afganistanlı’yla beraber oluyorsunuz.
Günümüzde iman sahibi sizinle ortak değerlere sahip olan insanlar bir
mekân etrafında düğümlenmiş oluyorlar. Bunlar ben de bir sekr hali,
sarhoşluk hali yarattı. Tavafın anaforu aynen dünya gibi soldan sağa
doğrudur ve döndükten sonra ben kendimi tavafın anaforundan
kurtaramadım. Döndüğümden beri gözümün önüne Kâbe’yi getirerek namaza
başlamaktan büyük bir zevk alıyorum. Cenab-ı Hakkın bir lütfudur ki
umreye gittiğim zaman üç defa Hacer-ül Esved’i öptüm. Nitekim tavaf
namazlarını Kâbe’nin hemen önünde birinci sırada aramda kimse olmadan
kılmayı Allah bana nasip etti. Rükûda başım Kabe’ye değiyordu. Secdede
ise başımı Kâbe’nin içine sokuyordum.
Tam bir sekr hali yaşamışınız hocam…
O
sıcağı yaşamak, pamuk yatakları terk edip çadırlarda yatmak lazım.
Dünya ile irtibatı en aza indirmek mesela cep telefonlarını götürmemek
gerektiğini düşünüyorum. Ben haccın rükünlerini hep yalnız yaptım.
Şeytan taşlamayı milyonlarca insan içinde yalnız başıma yaptım. Bunu
bilerek ve isteyerek seçtim. Çünkü Cenab-ı Hakla o kadar dolu
oluyorsunuz ki bir kulun yanınızdaki varlığı sizi Allah’tan
uzaklaştırıyor. Gece Kâbe bana “gel” diyordu ve ben Mekke’ye hayli uzak
bir otelde kalmama rağmen tek başıma çıkıyor nasıl gideceğimi bilmeden
ama büyük kolaylıkla Kâbe’ye gidiyordum. Birinin bana hacda “hocam”
diye seslenmesi beni fevkalade rahatsız ediyordu. Çünkü ben orada ne
hocayım, ne kadınım, ne anneyim, ben orada okyanusu yapan su
damlalarından bir damlayım. Bu damlanın okyanusa karıştırılma
tecrübesini yakalamışım. Damladan okyanusa karışmak üzereyken birisinin
bana damla olduğumu hatırlatması beni çok tedirgin ediyordu.
Bütün sosyal vasıflardan sıyrılıyorsunuz yani?
Evet.
İnsan Kâbe’yi tavaf ederken bütün sosyal vasıflarını sıfırlıyor.
Tanpınar’ın dediği gibi ‘Bir avuç kum arasında bir kum tanesi oluyor ve
böyle olduğunu dahi bilmiyor.’ Dünya ile ilgili bütün özelliklerini
kaybediyor. Artık siz bir kadın, bir anne, bir anne bir hoca
değilsiniz. Orada kendi kendinizle yeniden tanışıyorsunuz.
Şahsiyetinizi tuğla tuğla söküp tuğla tuğla yeniden inşa ediyorsunuz.
Yunus ‘bir ben vardır benden içeri’ diyordu. Bense ‘bin ben vardır
bende benden içeri’ diyordum. Daha İstanbul’dayken bendeki benlerden
önemlice bir kısmının, benden önce Hicaz’a hicret ettiğini
hissediyordum. Döndüğüm zamansa bir kısmını orada bıraktım. Giderseniz
benimle karşılaşabilirsiniz.
kaynak:netpano.com
3/6/2007 | Kategori:
roportaj
|
Yorum (0) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
Sertab'ın Mevlana'sı...
Avusturya Kültür Ofisi’nin “Kültürleri Kaynaştırma” projesi
kapsamında gerçekleştirilen Mevlânâ Senfonisi’nin bestecisi Tuluğ
Tırpan, solisti Sertab Erener, neyzeni Burcu Güneş, semazeni de Tarık
Azazi’ydi… Bilkent Üniversitesi’nde müzik eğitimi alan Tuluğ Tırpan,
uzun yıllar Viyana’da yaşamış bir bestekâr. Nasıl bir Mevlânâ yorumuyla
karşı karşıya olduğumuzu merak ettiğimiz için Erener ve Tırpan’la
röportaj yapalım istedik. Malum Mevlânâ şimdilerde çok popüler. Senfoni
bu popülerlikten ne kadar pay almıştı acaba? İkili, hayallerindeki
Mevlânâ’yı anlatacaklarını söyledi. Öyle de oldu. Konserin en ilginç
bölümü Ziya Azazi’nin ‘modern sema’ yorumuydu. Tennuresiyle, sikkesiyle
bir sihirbaz gibi oynayan Azazi, beğeniyle karşılandı. Mevlânâ
Senfonisi’ni Kültür Bakanlığı beğenirse konserlerin arkası gelecek…
Nasıl bir Mevlânâ Senfonisi’yle karşı karşıyayız?
Sertab Erener: İnsanın varoluşunu bu kadar saf ve barışçıl
cümlelerle telafuz eden ve bütün yaşamını buna adamış bir alimi
anlatmak zor. ‘Şunları söyledi’ diye ona müzik yazmak o kadar basit
değil. Mevlânâ bestesi yaparken çok sade, iddiasız ve düzgün bir duruş
gerekiyor. Tuluğ, ‘en az notayla, en sade bir şekilde nasıl bir senfoni
yapabilirim?’ sorusunun peşine düştüğü için beni çok etkiledi.
Tuluğ Tırpan: Eserin çatısını semanın üzerine kurdum. Çünkü Mevlânâ
fikri ile ilk yakınlaşmam Galata Mevlevihanesi’nde oldu. Sonra semanın
formunun nasıl olduğunu araştırdım. Semanın özünde içsel bir yolculuk
var. Yaratan’dan alıp kula veren hali sergiliyor. Aradaki taksimi,
müziğiyle, methiyle kendi içinde hikâyesi olan bir form. Mevlânâ
Senfonisi modern bir semaya dönüştü.
Mesnevi’den şiirler var mı?
Tuluğ Tırpan: Var. Eser bir rubaiyle başlıyor ve yine Mesnevi’den
parçalarla devam ediyor. ‘Mevlânâ fikrini en iyi anlatan eser budur’
gibi bir iddiam yok. İnsanların inanılmaz bir beklenti içine girmesi
beni korkutuyor. Ben sadece içsel yolculuğumu besteledim.
Mevlânâ’yla tanışmanız nasıl oldu?
Sertab Erener: Judi Krihsnamurti (Hintli bir bilge) gibi insanların
eserlerini okuduğum dönemde Mevlânâ’yla da tanıştım. Bir mertebeye
gelmiş insanlar Yaratan’la buluştuklarında hep aynı cümleleri sarf
etmişler…
Mesnevi’yi okudunuz mu?
Dil nedeniyle Türkçeye çevriminin çok başarılı olduğunu
düşünmüyorum. Zor anlaşılıyor. Anlamak için bayağı uğraşmak gerekiyor.
Ben öyle bir süreç yaşadım. Birkaç İngilizce çevirisini okudum. Onlar
daha anlaşılır oldu benim için.
İyi çeviriler yapıldı aslında…
Evet, Tuluğ’un tavsiye ettiği bir çeviri var. Onu merak ediyorum, okumayı planlıyorum.
Tuluğ Tırpan: Simyacı’nın Mesnevi’den alınan bir hikâye olduğunu öğrenince, merak edip Mesnevi’yi okudum.
Sema izlemeye hiç gittiniz mi?
Sertab Erener: Evet, bundan üç yıl önce Galata Mevlevihanesi’ne gittim. Çok güzeldi.
Mevlânâ’nın yeterince tanındığını düşünüyor musunuz?
Sertab Erener: Herkesin bir Mevlânâ fikri olduğunu düşünüyorum; ama
çok insanın bu konuda derinleştiğini sanmıyorum. Şu anda dünyada
Mevlânâ’yı anlamaya çalışan çok insan var. Türkiye’de iki üç kelimeyle,
derinleşmeden bir takip söz konusu.
Tuluğ Tırpan: Mevlânâ yurtdışında Buda’yla, Gandhi’yle
özdeşleştiriliyor. Türkiye’de ise birçok insan din fikri ile
özdeşleştiriliyor. Dolayısıyla anlatmak istediğini anlayamıyorlar.
Dinle hiçbir ilgisi yok mu? Mevlânâ medresede İslam ilimleri okutan bir alimdi.
Tuluğ Tırpan: Olmaz olur mu? Sonuçta Mevlânâ’nın fikirlerinin,
yazdıklarının kaynağı Kur’an-ı Kerim. Mevlânâ, Kur’an’ı okuyup analiz
etmiş bir alim, usta bir yazar...
Kaynağı Kur’an-ı Kerim dediğinize göre dinden bu kadar soyutlanması doğru mu?
Tuluğ Tırpan: Soyutlanmıyor…
Ne oluyor?
Tuluğ Tırpan: Bu biraz da bilgiyle alakalı. Avrupa’da da Türkiye’de
de bu meseleyle ilgilenen insanların bir kısmı Mevlânâ’nın köklerine
iniyorlar, konuya daha geniş bir perspektiften bakabiliyorlar. Bir
kısmı ise yalnızca kendini ilgilendiren bölümünü aktarıyor... Ne demek
istediğimi anlatabiliyor muyum?
Hayır, maalesef...
T.T. : İlginin yoğunluğu ile alakalı. Birçok insan Simyacı’dan sonra
Mevlânâ’yla ilgilenmeye başladı. İlgilerin kökeni beni ilgilendirmiyor.
Önemli olan sonucu. Yani bir insan üç satır bir şey öğrense, bir yola,
fikre girişte bir anahtar eline almış olur.
O’nu hissederek yaptığın hiçbir işte ikilik olmuyor
Peki Mevlânâ sadece hoşgörü ve hümanist kimliğinden mi ibaret?
Sertab Erener: Mevlânâ’nın en kabaca anlaşılma hali bile kötü değil.
Çok barışçıl, yaklaştırıcı, birleştirici bir şeylerden söz ediyor.
Mevlânâ Senfonisi buna hizmet ediyorsa bizim çok güzel bir şey bu.
Mevlânâ’nın sizin için tam olarak anlamı ne?
Biz var oluşun küçük bir parçasıyız. Mevlânâ bütüne ulaşma yolculuğunda bize yardımcı olan bir adım.
Arayışta olduğunuzu düşünüyor musunuz?
Çok düşünürüm hem de. Çok bireysel, kendimle ilgili bir yolculuk.
İyi insan olmak önemli. Varoluşumla ilgili mesajım nedir? Niçin ben,
kimim? Niye buradayım?
Bu sorular artık sizi yormuyor mu?
Yormuyor. Bütün yaşamımı O’nun şekillendireceğini biliyorum ve bunun
bir süresinin olduğunu da zannetmiyorum. Belki de ömrüm yetmeyecek.
Şeb-i Arus törenlerine hiç katıldınız mı?
Sertab Erener: Yok, gitmedim. Bu yıl gideceğim ama. Olağanüstü olduğu söyleniyor.
Bu konuda eleştirilirseniz ne diyeceksiniz...
Şeb-i Arus Galata Mevlevihanesi’ndeki semanın daha büyüğü. Ben
Mevlânâ’yı ne kadar anlamışsam, o kadarını sunacağım. Yorumumuz
olmadığı sürece zaten bu işlerin de bir anlamı yok.
Popülerlik güzel şeyleri tüketip öldürebiliyor ama...
Sertab Erener: O’nu hissederek yaptığın hiçbir işte ikilik olmuyor.
Sadece sevgi oluyor. O sevgiyle hareket etmek bence ibadetin kendisi.
Sema sonuçta kuralları olan bir ritüel. Oysa konserde modern
bir şekilde yorumlandı. Folklorik bir gösteri olarak algılanmasından
endişe etmiyor musunuz?
Sertab Erener: Ben her şeye açığım. Dünyayı tek bir taraftan
bakmadan okumaya çalışıyorum. Bizi birbirimizden ayıran en büyük hata
bu. Hiçbir şeyi tabulaştırmayalım. Mevlânâ, ‘Ne olursan ol gel!’ demiş.
‘Kâfir olsan da gel, içiyorsan da, içmiyorsan da gel. Gel, burada bir
olalım.’ diyor.
Evet ama ‘bırak da gel’ diyor, ‘aynen gel’ demiyor ki
Kendini, egonu bırak demek istiyor. Herkesin yorumu başka işte. Ben öyle anlamak istiyorum.
Mevlânâ’nın gel deyişi farklı, davet var...
Sevmemiz lazım birbirimizi. Kimse sevgiden söz etmiyor. Herkes sevgiyi ticarete döktü.
Zaman
12/5/2007 | Kategori:
roportaj
|
Yorum (0) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
<Önceki Yazılar
|
Sonraki Yazılar>